Hazır Ata’yı Unutmamışken

Diken de batar. Parmak da kanar. Ölür de kişi. Sonraki buluşmalar için.

Bir gün bana bir şey oldu. Kendimi hafif hissettim. Ağırlıksız olduğumu sandım. Aman deyip geçiştiriverdim. Yattığım yerden kalktığımda demir ızgaralı tahta pervazlı pencereden ileride tanıdık olmayan sıradağları gördüm. Ardı deniz olmalı ki iyot kokusu vardı etrafta. Potinlerimi giydim. Üstüme kalınca siyah bir parka aldım. Dışarı çıktım. Soğuk yüzü kesmesine rağmen küçük kar birikintilerinin üzerinde oynayan çocuklar vardı. Kimisi kasketli baldırı çıplak, kimisi güzel elbiselerle giydirilmiş saçları yapılı kimisi de uzaktan izleyen heybeli çocuklar…
“Girin bakayım içeri, üşüyüp hasta olacaksınız,” desem de takmadılar beni çok. Güldüler sadece. El salladılar. Ben de onlara el salladım. Belki de beni anlamamışlardı ama gülümsemeleri yeterliydi benim için, varsın anlamasınlardı. Yürüdüğüm ince uzun sokakta benim gibi bir sürü insan vardı. Kimi yaşlı, kimi genç, kucağında bebekli kadınlar kendi yollarında yürüyordu. Nereye gideceğimi biliyormuş gibi istifimi bozmadan devam ettim. Çardak balkonlu küçük bir evin önüne geldiğimde durdum. Evin çatısından sarkan üzüm salkımlarını, bahçesindeki meyve ağaçlarını ve iki koca köpeği görünce aradığım adresi bulduğumu anladım. Bahçeye girince köpekler de yerlerinden kalkıp yanıma geldiler. Ses çıkarmadan sevdirdiler kendilerini. Kapıyı çaldım. Bir kaç saniyeye açıldı.
“İşte buranın da bu güzelliği var. Herkese ayıracak bolca zaman var. Hoş geldin. Geç içeri.”
“Siz Atatürk müsünüz?”
“Mustafa’yı tercih ederim.”
“Ömrüm boyunca sizinle tanışmayı bekledim.”
“Desenize ömrünüz buna ifa etmedi.”
Güldük. Konuşmaya devam etti.
“Nasıl buldunuz burayı?”
“Bilmiyorum sanki hafızama kazınmış gibiydi. Çok zorlanmadım.”
“Ne güzel. İçinizi ısıtması için birer kadeh?”
Bakarken öyle mavi bakıyordu ki ateşin kavı halt etmişti yanında.
“Çok isterim.”
İki suyu karıştırdı ve ab-ı hayatını elde etti kendi dediğine göre. Bardakları masaya koydu. Konuşmaya başladı.
“Biliyor musunuz? Ben de bugün öldüm.”
“Biliyorum,” dedim. “Sizi tanıdıktan beri, bugün benim gibi insanlar da yaşadıkları süre boyunca öldüler.”
“Abartıyorsunuz beyefendi,” dedi. “Ben bugün gerçekten öldüm. Buraya gelmeden önce neredeydiniz hatırlar mısınız?”
“Evet, Ankara’da. Evimde.”
“Artık orası sizin eviniz olmayacak biliyorsunuz değil mi?”
“Fakat? Nasıl bilebilirsiniz ki bunu?”
“Hiçbiriniz, hiç bir şey yapmayıp binlerce emekle oluşturulmuş cumhuriyetimizi kollamadınız. Rakısından yudumladı. Neyse geçti artık.” Bardağını kaldırdı. “Zor ama güzel olan geçmiş günlere,” dedi.
“Üzgünüm dedim. Utanç içindeyim karşınızda.”
“Sizi suçlamak bize bir şey kazandırmayacak. Ayrıca siz sadece kalabalıkta bir damlaydınız. Suçunuz olsa olsa deniz olmaya çalışmamanız olur. Beni sevmeyebilirsiniz. Beni istemeyebilirsiniz. Ama size bıraktığımız bu memleketi koruyamamak… Onca kişinin borcunu böyle mi ödeyecektiniz?”
“Ben ne diyeceğimi bilmiyorum, haklısınız.”
Durulduk bir müddet. Ama sadece bir müddet.
“Bakın,” dedi. Bu rakıyı niye içerim bilir misiniz?”
“Sıkıntılarınızla baş başa olduğunuz için mi?
Sesi keskinleşti.
“Hayır! Ben sadece en güzeli olduğuna inanırım rakının. Asla yalnız olduğum için içmedim bunu. Çünkü hiç yalnız olmadım. Vatandı benim ailem. Halktı evlatlarım. Lakin siz beyefendi, siz yalnız olduğunuzu düşündüğünüzde en büyük hatayı yaptınız. Siz ve sizin gibi vatan evlatları hiç yalnız değildiniz ama bunu göremediniz. Şimdi. Rakınızı bitirdiyseniz gidiniz. Görüyorum ki yapacak çok işiniz var.”

Gözlerimi açtım. Doktorlar başımda eğilmiş beni inceliyorlardı. Sanırım geri gelmiştim ölümden. Yarım kalan işi hep beraber birlikte başarmak için.

Bugün matem günü, yas günü, en azından bizim için böyle. Cumhuriyet’imizin kurucusu son yüzyılda yetiştirdiğimiz en önemli dehamız Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü kaybetmemizin 78. Yıl Dönümü. Sadece her yıl dönümünde değil her gün özlemle andığımız şu zamanlarda birlik ve beraberliğimizi pekiştirmemiz gerektiğini hatırlamakla yükümlü olan bizler, onun önümüze tuttuğu ışıkla her türlü karanlıkta aydınlığı yakalamakla mükellefiz. Seni saygıyla,minnetle,özlemle anıyoruz ve açtığın yolda gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğimize and içeriz.

Amacı Olmayan Yolculuk

İnsan başlangıçta bir kaya parçasıdır. Nerede olduğu önemli değildir. Hatırlamaz zaten. Nereden geldiğini bilemez. Bu yüzden bir amacıda yoktur. İnsanın amacı nedir? İnsan ne için var?Nereye gidiyoruz? Bu sorular baymadımı artık. Geldik ve buradayız ötesi yoktur bu durumun.

Yolculuğa çıkmak gibi bir şey değildir hayat. Yolculuğun bir amacı vardır çünkü. Hayat yolun kendisidir. İnsan, hayatın içinde yol alır. Yol nereye giderse sizde oraya gidersiniz. Hayat, elinde zaman keskisiyle bizi koymak istediği yere göre şekillendiren bir heykeltıraştır bir bakıma. Ve bu yüzden hayatın bir amacı vardır, insanın değil. Kendi amacımızı yaşadığımızı sanarız fakat hayatın bizi şekillendirdiğini unuturuz. Hatırladığımız ilk yer heykeltıraşın masasında olduğumuzdur. Niye o masada olduğumuzu düşünmeden kendimize belirli amaçlar belirlemeye çalışırız. Ya da nerede olduğumuzu bilmeden yolda ilerlemeye çalışırız. Düşündüğümüz tek şeyse o yolun bizi inandığımız bir amaca götüreceği. Aslında yolda ilerlemeye devam edersiniz. Sanslı olanlar ulaşır bazen inandığı amaca. Bazılarınınsa tekeri patlar kalır. Ama herkes o yolun kendi amaçlarına gittiğine inanır. O yol her zaman devam eder aslında. İnandığımız amaçsa o yolu içinden geçiren bir şehirdir.

Heykeltıraş siz doğmadan öncede oradaydı ve öldükten sonrada orada olacak. Bu değişmez bir kaide. Eğer heykeltıraş orada olmasaydı, bu sizin de orada olamayacağınız anlamına gelirdi. Sahip olduğumuz tek şeyse şu anki bulunma halimizdir. Tolstoy’un Kuyudaki Adamı gibi tutunabileceğimiz tek şey o dal parçasıdır. Hayattır.

Hayata tutunmak, bulunduğun durumu sevmektir. Bulunulan durumu sevmemek insanı ölüme bir adım daha yaklaştırır. Hayat’ın bize nasıl bir şekil vereceğini ya da nereye götüreceğini bilemeyiz. Biz sadece bu yolda giden bir yolcuyuzdur yerimizi bilmeyen, hangi yolda ilerlediğimiz bilemeyen. Bazen seçim yaptığımızı hissederiz içimizde. Bu hayatın bize sunduğu kısıtlı seçimlerden ibaret bir şey değildir. Herhangi bir yol ayrımında seçtiğimiz yolun sonunda ne olduğunu bilemeyiz. Geleceği göremeyiz. Çünkü nereden geldiğimizi bilmiyoruzdur. İnsan nereden geldiğini bildiği takdirde nereye gidebileceğini kestirebilir.

Bulunduğumuz durumu sevmenin tek gerekçesiyse, önce kendimizi sevmemizdir. Bunu bencilliğe yormak mantıksızdır. Hissettiğimiz tek varlık belirtisine bağlanmak bencillik değildir yaşama isteğidir.

Bizi var eden tek şey duyularımızdır. Görebilmemiz, duyabilmemiz, koklayabilmemiz, dokunabilmemiz, tadabilmemiz. Bunların hepsini ortadan kaldırırsak varlığımızı hissedemeyiz. Varlık, bilinçli olmakla değil duyarlı olmakla hissedilir. Bilinç duyarlılıkla gelişir.

Zeka ise bilinci geliştiren duyuların birbirleri arasındaki bağlantıdır. Bu bağlantılar ne kadar güçlü olursa o insan o kadar zeki olur. Zekada bilincin gelişim hızını etkiler. Zekayla bilincin farkı budur. Yani dahi insanlar duyarlı insanlardır.

Bulunduğumuz durumu sevmek diyordum. Tutunduğumuz o dal parçasında mümkün olduğunca tutunmak lazım. Ve o dal parçası bir gün kopacak. Yol bir gün bizim için bitecek. Benzinimiz tükenecek. Fareler dalı kemirecek. Kopana kadar yapılabilecek tek şeyse daldan damlayan balı yalamak olmalı. Heykeltıraşın bize verdiği kavisleri sevmek olmalı. Yolun kenarındaki ağaçları sevmek olmalı. Yoldan zevk almak olmalı. Geldiğimiz yer belli değil ama gideceğimiz yer belli. Amaçsız bir yaşam için başka ne yapılabilir ki.

Aziz Ağabey’le Yaptığımız Bir Konuşma

Kemalot: İnsanın amaçsızlığına değiniyorum

Aziz Ağabey: ve bu amaçlı bir yazı mı yazıyorsun?

Kemalot: Yazının bir amacı var ve benim… Tartışılır tabi.

Aziz Ağabey: benim de çakıl taşlarım var.her yerden topladığım.

Kemalot: İlk çakıl taşını topladığın yeri hatırlamıyorsan gerisi önemli değildir. İlklerin bir amacı vardır.

Aziz Ağabey: ilklerin anlamı ikinciye kadardır.

Kemalot: İkincinin bir anlamı yoktur ikinci alışkanlıktır. Alışmış kudurmuştan beterdir.

Aziz Ağabey: ikinci birincinin üstüne geldiyse. birinci mazidir. ikinci birinci olmuştur. yani senin dediğine geldik.

Kemalot: Ve aslında çakıl taşını neden topladığını bilmiyorsundur. 2. 3. 4. 5. …. Farketmez.

Aziz Ağabey: bi insan neden çakıl taşı toplar?

Kemalot: Çakıl taşı topluyordur da ondan.

Arananı Bulmak

Saatlerce düşünüp aklımıza getiremediğimiz şeyler bazen saniyeler içinde aklımızdan geçip uçup gidiyor sonra tekrardan saatlerce düşünmek zorunda kalıyoruz. İsterseniz kafanızın içine Einstein beyni naklettirin bu her zaman böyle olacak çünkü bu doğanın bize getirdiği bir şey.

Oturursunuz ne bileyim bir matematik işlemi yapacaksınız belki saatlerce uğraşıp kafanıza kazıdığınız formülün üstü tozla kaplanmış aklınıza gelmiyor ya da yazmak için oturursunuz benim gibi, yolda yürürken düşündüğünüz çoğu şey aklınızdan uçup gitmiş. Otur günü baştan geriye sar. Sonra kendini dışarıdan izleyerek ne düşündüğünü hatırlamaya çalış. Bir bakarsınız iki üç saat geçmiş. Zaman kaybı mı? Ben öyle düşünmüyorum. Hatırlayamadığım şeyi ararken düşündüğüm farklı farklı şeyler oluyor mesela. Kafamın içinde Tutankhamun’ un mezarını arıyormuş gibi hissediyorum. Aynı Howard Carter gibi.

Howard Carter bir ejiptolog. 7 yıllık arayışı sonrası Tutankhamun’ un mezarının ilk merdiven basamağını bulan adam. Tabi bu 7 yıllık süreç içinde bir kaç tane kralın da mezarını bulmuş ve hiç pes etmemiş bu arayışına. 7 yılın sonunda VI. Ramses’in mezarının yakınlarında yaptığı araştırmalarda oralarda büyük bir moloz yığını olduğunu fark ediyor ve merak ediyor. Moloz yığını yaklaşık yüz ila iki yüz bin tonluk bir yığın. Moloz yığının altında bir şeyler olabileceğini düşünüyor. Mısır mezarları ne neyin altından çıkacak kimse bilemiyor tabi. Her taraf kum her taraf taş. Adamlar bir tek mezar yapmayı biliyormuş. Her neyse bu adam ne olursa olsun bu yığını kaldırmayı istiyor altından hiçbir şey çıkmamasını göze alarak. Çalışmalar başlıyor, moloz yığınını kaldırmaya başlıyorlar. Aylar sonrasında tam ümidini kaybedecekken işçiler oldukça büyük bir merdivenin ilk basamağını gün yüzüne çıkarıyorlar. İçindeki araştırma aşkı birden alevleniyor. Hemen kendinden önceki kazıları yöneten Lord Carnarvon’a bir telgraf çekip buluşundan bahsediyor. Bizim Lord dayanamayıp basıp gidiyor Krallar Vadisi’ne. Beraber yürütmeye başlıyorlar kazıyı her geçen gün içlerinde parıldayan bir ümitle. Merdivenin kazısı bittikten sonra karşılarına taştan bir duvar çıkıyor. Üstünde bozulmuş bir kraliyet arması. Bizim Howard’la Lord hemen duvarı yıktırma kararı verirler ve kazmalar duvara vurulmaya başlanır. Tabi duvar yıkılmaya başlanmadan önce içeriden kimin mezarı çıkarsa çıksın bir keşif yaptıklarına çok sevinen bu adamlar büyük bir ziyafet verir.

Çok geçmeden duvar yıkılır. Yıkılan duvarla birlikte aydınlanan sekiz metrelik koridorun sonunda başka bir duvar göz kırpar bu iki adama. Hiç beklemeden o duvarında yıkılması emri verilir. Duvar yıkıldıktan sonra içerideki göz kamaştıran, dudak uçuklatan hazineyi hiç kimse çıtını bile çıkarmadan öylece seyretmişler bir müddet. Araştırma hayatlarının en heyecanlı anını yaşayan bu adamlar. Hazineyi araştırdıklarında yıllardır aradıklarını bulduklarını fark ederler. Çalışmalar durur büyük bir ziyafetle bu anın tadını doyasıya çıkarırlar.

İşte böyle dostlar. Saatlerdir hatırlamaya çalıştıklarımız bazen beklemediğimiz yerlerde, beklemediğimiz zamanlarda aklımıza düşüverir. Aynı şey, çaba sarfedip karşılığını bir gün bulacağımıza inandığımız anlar için de geçerli. Bu adamlar gibi aradığımız şeyi bulmak için pes etmemek lazım ne düşünmekten, ne aramaktan, ne çalışmaktan. Belki daha değerli hazineler çıkar karşımıza kim bilir.

Not: Şu moloz yığınları da VI. Ramses’in mimarlarının bok yemesi. Adama mezar yapacaklarmış. Tutankhamun’un mezarının yanında bulunan bir yamacı seçmişler sanki başka yer yok. Sonra mezar yapımı başlayınca çıkan molozları yamaçtan aşağıya attırmışlar. Düşen moloz parçaları da mezarın üstünü örtmüş. Zaten çocuk mezarı ya günümüzdeki gibi o zamanlarda da saygı yokmuş demek ki. Mezarda çok fazla derinde değilmiş zaten. Bizim çocuk mezarlarına da aynı şeyi yapıyorlar hemen ufak bir çukur açıp öylecene gömüyorlar sonra köpekler bulup çıkarıyor. Artık nasıl bir yığın varsa üzerinde köpekler bile bulup çıkaramamış Tutankhamun’un mezarını. Üstü molozla örtüldükten sonra dua edeni de olmamıştır zavallının. Bak üzüldüm şimdi.

denizanası

Ay çiçekleri ağlamıştı o gün. Kendilerine duvarlar örmüşlerdi. Sadece güneşin aştığı duvarlar zamanında… Ama güneş batalı yıllar olmuş, yaprakları soluklaşmış, çekirdeklerini dökmüşlerdi. Benim gibilerdi, biraz da senin gibi, belki de diğerlerinden de biraz vardı topraklarında.

Hala hayallerinde bir şovalye vardı. Güneş gibi gülümseyen. Şimşeklerden örülmüş zırhıyla tam orada. Ama bazen gülüşünü bulutların ardına saklayacak kadar utangaçtı aslında. Yağmur yeşili bakardı bu şovalye, sarı yapraklarına ay çiçeklerinin. Her gün başka çiçekleri soldururlardı bu şovalyenin hayaliyle. Ve kendileri de gün geçtikçe solarlardı diğerleriyle birlikte. Çünkü ayrılamadıkları şovalyenin hayali yüzünden arkada bıraktıkları her çiçek sarmaşık gibi dolanırdı çelimsiz bedenlerine. Sonra birer birer kırılırdı sert gövdeleri. Tek biri kalana kadar, koskoca toprak parçasında.Aslında en başından beri tek ay çiçeğiydi orada olan. Senin gibi, biraz da benim…

Yalnızlığın getirdiği kara bulutlar kaplamıştı etrafını kalan tek çiçeğin. “Belki yağmur yağsa gider..” diye düşünmüştü. Ama yağmuru çağıran şovalyeyi görememişti etrafta. Yağmur yağmamıştı. Çiçek uzun uzun bakmıştı dağlara, bulutlara, nehirlere… Hiçbir yerde bulamamıştı hayalini. Dayanamamıştı sonra. Önce sarmaşıkları yakmıştı etrafındaki diğer çiçeklerle. Geçmişini bırakmıştı parlayan başka bir geçmişi için. O kadar acıya rağmen ağlayamamıştı ay çiçeği. “Hala acıyı hissedebiliyor muyum?” diye çamlarda uyumuştu her gece. Acıyı hissedemez olmuştu. Acısını şovalyenin kılıcına bırakıp kaçmıştı aslında. Tam da yaktığı geçmişinin yanında bekleyen…

Tek olmaktan korkmaya başlamıştı sonra… Düşünmüştü ki şovalyesi hep yanında olacaktır. Komik, parlak, tatlı, güven dolu…

Peki ne zaman gitmişti o? Ah doğru ya diğerlerinden kurtulmaya çalışırken uzaklaştırmıştı onu kendinden. Korkmuştu. Daha da bağlanmaktan. Ama köklerinin şovalyeye bağlı olduğunu görememişti ay çiçeği. Kendi de yanmaya başlamıştı. Keskin alevlerin sardığı ormanda bir kere daha kayboldu. Sadece kendisi oldu. Yine korkak, çirkin, somurtkan… Sonra şovalyenin hayalini gördü su damlalarında. Bu su damlalarını yapraklarında biriktirdi… Onu yanan yapraklarında saklamak istemişti. Ama o esareti sevmezdi. Şovalye için denizlerin yıldızlara aktığı, ağaçların bulutları boyadığı bir evren bulmaya çalıştı ay çiçeği kül olmadan hemen önce… Ama şovalyenin dediği gibi asıl gizem en başından beri onun kendisiydi aslında. Yeni evrenlerin kapısı tam olarak yapraklarında tutsak ettiği su damlalarıydı. Ay çiçeği ve şovalye gibi, biraz ben, biraz sen, ve diğerleri…

Monoton Nefesler

Gel sivrisinek! Gel yapış ekranıma. Sende şahit ol yazdıklarıma. Yaksın doğan güneş yüzümü yattığım salon çekyatında. Esme rüzgar! Esme kendi terimizde boğulalım. Çalkalansın deniz abdest suyu gibi olsun. Yaz bok varda mı geldin? Ne güzel ıslanıyorduk yağan ilkbahar yağmurunda. Gece Ay’ı bile göremediğimiz Haziran akşamları attı sonunda Temmuz’a doğru bir adım. Ağaçlar daha güzeldi Nisan’da. Şimdi gözümün önüne inen nem gözlüğüyle izliyorum her birini. Geçen gün içtiğim sigarayı alnımdan damlayan ter söndürdü. İnsafsız Yaz. Hain Yaz. Ne yazarsan yaz yine aynı rutin eğlenceler.

Çay harareti alır derler ya boğazıma doğru gelen asitin acısını almaya yarıyor bir tek bende. Uykusuz bir gece de kalmıyor erkenden mayışıyorum kedi gibi. Sıkıyorsa uyuma katlanırsın öğle sıcağına sırtında Van Gölü. Aha yakaladım seni orospu çocuğu ensemden sokacakmış ibne. Aç gözlü kanatlı mahluklar. Uçmak özgürlük diyen birisi vardı sivrisinekler benden özgür mü şimdi? Yazın keyfini bir tek onlar çıkarıyor anasını satayım. Bide uçuyorlar gel de kıskanma. Kuşlara lafım yokta ah sivriler vah sivriler…

Sokakta çekirdek çitleme sesleri, cır cır böcekleri, ilaçlama arabaları, çöp arabaları. Çöp arabaları demişken, geçen gün sokağın köşesinde duran çöp konteynırına biri sevdiğinin ismini yazmış. İsmin üstünde belediye logosu. Hem gülesim geldi hem duygulandım. Kim bilir nasıl duygularla yazdın be bilader. O sokaktan mı geçiyor sevdiğin? Yoksa kimsenin görmediği bir tek yer orası mı vardı? Nefretinden mi yazdın yoksa seni çöpe attım dermiş gibi? Tabi eskilerde kaldı adını dağlara yazmak, mendil düşürmek, yoluna gül sermek. “ Adını çöp konteynırına yazdım, Yarim!” Gülünç bir durum.

Yak bir sigara… Dibine kadar kirli aşklar. Bir bataklık gibi sulu ve kirli. Çöp konteynırı bile temiz kalıyor bazılarının yanında. Beş dakika önce canım cicim, beş dakika sonra ağza alınmayacak hakaretler, on dakika sonra canım cicim. Kararsız bir uranyum bloğu gibi etrafına radyasyon saçan aşk sandıkları o bataklığın içinde etraflarında uçuşan her sivrisinek patlama sebebi. Çıkın o bataklıktan. Arının sulu beklentilerinizden. Sonra da bir aynaya bakın. Birbirinize fırlattığınız o ego kabartan çamurların arkasındaki yüzünüzü tanıyabilecekmisiniz.

Aşk, sorumluluktur. Aşık olan insan kendini sorumlu hissetmesi gerekir karşısındakine karşı. Söylediği her sözü ölçüp tartmasını bilmesi gerekir. Ne sulandırmadan ne kurutmadan tam olması gerektiği gibi. Bu da özveri gerektirir. Hani bazı insanlar ben işime aşığım der, tüm vaktini işi için ayırır, kendini tüm sorumluluğuyla ona verir. İşte birine aşık olacaksanız bunun gibi olun. Ona karşı sorumlu olduğunuzu bilin. Kırk yıl evli kalıp birbirine bir kez bile seni seviyorum demeyen insanlar gördüm. Aynı insanlar birbirlerine bir kelime dahi kötü söz etmemiş insanlardı. Birbirlerine karşı sorumluydular çünkü. Onlar bunu biliyorlardı.

Bitti mi sigaranız? Benim ki bitti. Bugün içtiğim yirmi yedinci sigaraydı. Fazlalığına bakmayın yarısını rüzgar içiyor burada. Az bile içtim diyebilirim. Tamam içiyorsun da rüzgar kardeş bunun vergisini ben ödüyorum. Katkım olsun diye bırakmıyorsun üç beş lira sabah kaltığımda balkona. Devlet vursun bide sen vur.

Yaşlılar yaşlandıkça daha alıngan oluyorlar. Bazen kendilerini genç hissetsinler diye laf dalaşına giriyorum yaşlılarla. Alınıyorlar hemen. Belki de espri kültürümüz farklı ondan oluyor. Bu gün az kasın evden gidiyordu biri. Özür diledim. Bir daha girersem laf dalaşına iki olsun.

Cır cır böceklerinin sesi azaldı. Çitleme sesleri kesildi. Saat iki olmuş. Uzaklardan gelen sinek ilaçlama motorunun sesini hala duyabiliyorum. Zırrrrrrrrrrrr!! Sokaktan 4 kere geçti bu gece. Çocukken dumanlı ilaç salarlardı. Bisikletlerle arkasından kovalardık. Bazılarımız korkar, eve kaçardı. Bazılarıysa kapar bisikleti bize katılırdı. Öksüre öksüre kovalardık gece vakti sis gibi çöken dumanın içinde. Şimdi para verseler yapmam. Zaten dumanı da yok.

Bitmiş teneke içecek kutularını küllük yapmayı seviyorum. Küllükler gibi koku yapmazlar fazla. Dolduğunda sallarsın çöpe gider. Yıkama derdi yok. İçine kül atmakta yetenek ister. Bilmeyen her tarafı kül yapar oturur. Kafam güzelse bende beceremem. Sabah kalktığımda her taraf kül olmuş halde uyanırım.

Bakma artık bana bira kutusu. Sende artık bir küllüksün. Uyumak istiyorum bu gece rahatça. Düşündürtme bana. İçtim ya içindekileri şimdi benim sıram. Atacağım içine sigara küllerimi , izmaritlerimi. Sende benim içime çektiklerimi çek. Karanlığın ortasında senle ben varsız. Ev ahalisi de uyudu zaten. Bakma öyle melun melun. Uyumak istiyorum artık kıçımda sivrisinekleri. Yirmi sekiz… Yirmi dokuz…

kafamda sivilce kafamda örümcek

hoparlörden çıkan boğuk bir sesle uyandım. dediklerinden hiçbir şey anlaşılmayan muavin mikrofona kusmaya devam ediyordu. bence doktor yazısıyla muavin anonsu aynı dilde. ikisi de anlayabilene.

kafamda sivilceler var,
ve insanlık suçları işleniyor her köşe başında
burada birazdan edebiyat parçalanacak
ve ölüler çıkacak meydana.

hektor’un dediği, gözlerimdeki ışık, nerede ışık? yoksa yeni bir karanlık mı bu? aziz böyle istedi ve öldü. her koyun kendi bacağından asıldı. aziz iki bacağından. ne diyorduk? yeni başlangıçlar, heh yeni başlangıçlar diyorduk azizim, eskilerinin üstüne yapıldığından beri samimi gelmiyor bana.

niye durgunsun dedi annem “böyle”. yaşlanıyorum galiba dedim. güldü ama düşünceliydi. yirmi üç yaş, az konuşup çok düşünmek için güzel bir fırsat. bunları konuşmayıp düşünüyorum mesela. hepsi iç ses. buralar eskiden hep laftı. gereksizleri budadım elime aldığım baltayla. samimiyete dokunmadım ama. arka taraftaki komşumu görüyorum. ismini vermeyelim saffet diyelim. nasılsın saffet abi diyorum, iyidir paşam sen nasılsın diyor yüzünde gülümseme. ayaküstü edilen muhabbet, yüzümde gülümseme.

hani gülmüyordun, bu adama neden güldün şimdi? çünkü geçen yaz o adamı gördüm, annesini mezara koyarken. tahtaları koymadan önce son kez sarılıp öptü, kalk gidelim anne dedi. ağladı. şimdi o gülerken sen kimsin pezevenk dedim kendi kendime.

kafamda sivilceler var, kimine göre örümcekler. kendimi yine 3 numara giyen forvet oyuncusu gyan asamoah gibi hissediyorum. bir şeyler hep yanlış.

söylemeden geçmeyeyim, şehirler arasında çalışan 2+1 otobüslerin tekli koltuklarına zam gelmiş.

saçmalık

dörder kişilik on yedi grubun katıldığı bir yarışma. altı finalist. profesyonel olmaya çalışan jüri. bir dönemlik emek. son ikiye kalmak. son iki. ikincinin açıklanması bekleniyor. nefesler tutuldu. ancak olmadı. peri masalı gerçek olmadı. ikinci olan grup olarak adımızın okunmasıyla oluşan bir boşluk.

şişemi kaldırdım, “ikinciliğe” dedim. şişelerin birbirine vurunca çıkardığı sesler. bu dönem kaybettiğim ilk şey değildi. daha diğer kayıpların yaraları kapanmamışken zaman alıcı uğraşıların bitmesi, kapanmayan yarayı derinleştiriyor. kendinizi bir şeylerle meşgul edebiliyorsanız aklınıza gelmesi muhtemel kötü şeyleri de def edebilirsiniz.

sınav esnasında mesela. bir an olur, hocayla göz göze gelirsin. konsantre olamazsın. fiziken o sınıfta hatta o sıradasın ama kafan çoktan sınıftan kalkıp gitmenin hayalini kuruyor. kapıyı açacağın, rüzgarın suratına vuracağı o anı bekliyor. ama sen, elinde kalemle, iki büklüm şekilde saçma bir soruya bakıyorsun. işte o anda kalkıp sandalyeyi duvara çarpasım geliyor. benim ne dertlerim var sizin sorduğunuz sorulara bak dercesine. hatırı sayılır miktarda bir güç harcıyorum onu yapmamak için.

tavla oynarken. sıkıldığım zaman ayağa kalkıp masayı eski türk filmlerindeki gibi dağıtasım geliyor. camı çerçeveyi indirme hevesi.

sonra stadyum canlanıyor kafamda. elimde adam şeklinde bir uçurtma. sol göğsü delik, sendeliyor da bu yüzden. uçmaya çalışıyor, renk vermemek için. ama ben anlıyorum. uçmak istememesini de anlıyorum, renk vermemeye çalışmasını da.

deli gibi kendi kendime konuşuyorum. “aziz” diyorum. “neyse ki yastığımız var, ona sarılırız.”

aşk V1

peri masalları, pembe diziler, romantik komediler vs. insanların kafasında ‘gerçek aşk’ kavramına ilginç yaklaşımlar üretiyorlar. sanıyoruz ki birisine aşık olduğumuzda, onunla birlikte olduğumuzda artık her şey bir anda güzel olacak. sonsuza kadar mutlu ve huzurlu yaşayacağız, asla kavga etmeyeceğiz, hiç zorluk yaşamayacağız.

saçmalığın daniskası.

aşk kıskançtır, acı çektirir, zordur, bir savaştır ve hep bir savaş olacaktır, daha iyi bir insan olmak adına kendinizle savaşırsınız, birlikte olduğunuz insana layık oldukları hayatı yaşatmak için savaşırsınız veya o insanla savaşırsınız; fakat hepsine değer, aynı zamanda güzeldir, naziktir, sıcaktır. hiçbir ilişki mükemmel değildir. “gerçek aşkı bulduğunuzu öğrenmenin 8 yolu” diye bir şey yoktur. sizin için ‘tek’ olan kişi, tüm yanlışlarınızı kaldırabilecek ama aynı zamanda sizi, kendinizi daha iyi bir birey olmak için çabalamanızı sağlayabilecek olandır. gerçek aşkınız sinirlerinizi bozacak, sizi fazlasıyla kızdıracak, üzecek ve kıracak ama sizi sevecek, affedecek ve kendi bataklığınızdan çıkamazken size yardım eli uzatacak. gerçek aşk, onunla birlikte her şeye göğüs gerebileceğinizi, onun sizi hiç isteyerek üzmeyeceğini, ona her zaman güvenebileceğinizi bildiğiniz kişidir. kimse mükemmel değildir ve tabi ki koskoca dünyada aşk yaşayabileceğiniz birden çok insan vardır ama o kişiyi bulduğunuzda çoğu şeyin önemi kalmaz ve birlikte mükemmelliğe yaklaşabileceğinizi fark edersiniz.

rüyalardan ve hayallerden kendinizi kurtarın. bir disney filminde yaşamıyoruz. dünya’da neredeyse her şey zaten fazlasıyla zorken ‘gerçek aşk’ gibi nadir ve değerli bir kavramın sakın parkta yürüyüş gibi basit olacağını düşünmeyin. iyiyi ve kötüyü arka arkaya hatta aynı anda yaşamaya hazır olun.

her zaman daha iyi birisi olmak için çabalamamız dileğiyle, umarım gerçek aşkınızı bulursunuz.

not : bu büyük ihtimalle bir yazı dizisi olacak gibi, ortada kalan ve yazılması gereken daha çok şey var. zaman buldukça devam ettirmeye çalışabilirim.

see ya.

Unutmadık

Bugün 19 Mayıs. Türk milletinin özgürlüğe ve kurtuluşa giden yolunda ilk kanat çırpışının, bileklerine sarılmış zincirlere vurduğu ilk çekiç darbesinin yıl dönümü. Halkın parçalanmış umutlarının tohumlarını yeşertecek ilk su damlası, kararmış talihlerine Bandırma Vapuru’ndan tutulan ilk ışık, deniz üstünden gelen mücadele ateşi.

Hasta adam yatağından kalkamayacak kadar bitmiş, etrafı onu lime lime parçalayan canavarlarla sarılmıştı. Halk, canavarların ellerine esir düşmüş, sömürülen umutlarıyla birlikte hayatta kalmaya çalışıyordu. Ufak bir ışık arıyordu yanan memleketinin küllerinin içinde. Bir avuç vatan sevdalısı 16 Mayıs 1919 günü memleketin küllerine tüm nefesleriyle üflediler. 19 Mayıs 1919 günü hala yanan o bir tek kıvılcımı tüm Türk milletine Samsun’dan gösterdiler. Mustafa Kemal önderliğinde başlayan bu uyanış, küllerinden doğan bir anka kuşunu anımsatıyordu. Uyanan Türk Milleti, kalmış olan son gücüyle canavarlarla hınca hınç savaştı. Ege kıyılarına kovalayarak oracıkta boğdu canavarları. Canavarların gölgelerinden kurtulup, aydınlığa ve aydınlanmaya koştular.

Bizler bu özel günleri yaşatacak ve var edecek olan gençleriz. Türk istiklalini ve Türk Cumhuriyeti’ni ilelebet muhafaza ve müdafaa edecek olanlarız. Ve aydınlanmaya atılan ilk adımın 97. yıl dönümündeyiz. Bugünü bize bayram olarak armağan eden başta Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarını saygı ve minnetle anıyoruz. Damarlarımızda akan asil kanın bize vermiş olduğu kudretle bugünleri unutmayacağız, unutturmayacağız. 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı kutlu olsun armağan edenlere ve armağan edilenlere…

Çocukluğumun Hatıraları – İlk Adım

Uykunun tutmadığı, hafif hafif yağmur çiseleyen havanın soğukluğunu ciğerlerime çektiğim, sırt ağrısından rahat bir uyku çekemeyeceğimi anladığım, bir gecenin beşindeyim. Normalde 2 saat önce falan uyumam gerekiyordu. Kaçırdığım uyku treninin arkasından bakakaldım bu saatte. Sigara üstüne sigara, kalp atışı 120 bpm, nah uyurum tabi. Muhabbetin nereden nereye geldiğini kademesel olarak anlayamadığım kapı önü sigara muhabbetinde konu çocukluktu. Çocukluğumun, acısıyla ve tatlısıyla hatırladığım bir kaç şeyini anlatmak istedim.

Hayatımızı anlamlı yapan şeyler hatırladığımız şeyler, hatıralarımızdır. Bende hatırladığım ilk yerden başlayayım diyorum. Üç veya dört yaşlarıma kadar hatırlıyorum sanırsam. Şehrin varoş mahallelerinden birinde yaşıyorduk. Evimiz üç odalı,salonu olmayan, bir garajı olan,gecekondu gibi küçük bir evdi. Ev ben doğmadan önce ölen anneanneme aitmiş. Öldükten sonra dedeme kalmış tabi.Dedem, hem benim küçük olduğumdan hem yük olmasın diye kira masrafı bizimkilere “Eve siz taşının.” demiş. Ondan öncesi ayrı bir hikaye olur dinlediğim kadarıyla. Önceki resimlerine baktığımda döküntü bir ev gibi duruyordu. Evi adam eden babammış. Kendi başına garaj yaptırmış, eve bir oda ekletmiş, kendinin olmasa da kendisininmiş gibi her şeyi yapmış eve. Önünde yaklaşık bir dönümlük boş bir alan vardı evin. Pencereden bakıldığında mahallede kim ne yapıyor kim ne ediyor hepsi görülebilirdi. O dönemde diğer evlere nazaran kıskanılacak bir ev gibi duruyordu.

Evin bodrumundan gelen akreplere alışırsanız güzel evdir. Yatak aralarından fırlayan sarı sarı akrepler. Her gece bir aksiyon filmi gibi geçiyordu galiba. Daha akrebin zararlarından haberimin olmadığı yaşlardaydım tabi. Bizimkilerde alışmışlar herhalde duvarda gezinen akreplere bazen aldırmıyorlardı. En son gittiğim de bir kaç yıl önceydi. Ev, üç tane gence kiraya verilecekmiş, kontrol için gitmiştik. Yine gördüm o akreplerden bir tane. Duvarın orta yerinde sarı bir leke gibi duruyordu. Bizim teyze oğlu da bastı üstüne terliği dur yapma diyene kadar. Kötü oldu hayvana. O evi o kadar güzel yapanda akreplerdi diyebilirim. Her güzel şeyin içinde kötü bir şey vardır.

Annemle babam çalışıyorlardı. Beni de annemin kendi öz ablası gibi bildiği Kadriye ablasına bırakıyorlardı çalıştıkları zaman içinde. Çocukluğumun büyük bir kısmı orada geçti desem yeridir. Beni büyüten ikinci bir anne olarak bilirdim onu ve “Cicianne” diye seslenirdim. İki tane kızı vardı Nükhet ve Nilgün. Lise çağlarındaydı o zamanlar ikisi de. Ya bir ya iki yaş olacak aralarında tam emin değilim. Onları da ben kendi öz ablam gibi gördüm her zaman. Benimle oyuncak gibi oynasalar da severdim ikisini de. Başıma eşarp giydirip ruj sürüp elime iğne iplik verip fotoğraflarımı çekerlerdi en basitinden. Bu zamana kadar hormonal dengemin bozulmadığı için şanslı sayarım kendimi. Kardeşim olmasa bile hiç kardeş eksikliği nedir bilmedim. Ben onlara kardeş oldum onlar bana abla oldular. Şimdi ikisininde birer çocukları var. Dayı oldum lan diye sevinmiştim dünyaya geldiklerinde. Ekrem amcam, ciciannemin kocası, kimseye zararı olmayan sessiz sakin bir adamdı. Gece olduğu zaman vazgeçemediği rakısını açar, peynir, mevsimine göre meyveyle meze yapıp kendi kendine takılırdı odanın köşesindeki tek kişilik koltukta. Sabah kalktığımızda odanın içine sinmiş anason kokusuyla birlikte uyanırdık kış zamanları. Soba bir tek o odada olduğu için mecburen o odada uyuyorduk geceleri. Çocukluğumdan beri 35 dereceyi aşan odalarda kaldığımdan sıcaktan nefret etmeye başlamıştım içten içe. Dediğim gibi varoş bir mahallede kaldığımızdan kaloriferi rüyamızda anca görüyorduk. Gerçi o zamanlar kalorifer diye bir şeyin varlığından habersizdim. Soğuk odalarda uyuduğum zaman daha zevk alıyordum. Yorganın soğukluğunu kendi vücudumla ısıtmak daha eğlenceliydi.

Kendi evimize geldiğimizde de aynı ortam vardı.Bir odada soba ve kış boyunca yatak yapılmış kanepeler. Tabi o yaştaki çocuğun anlayacağı şeyler oyunlardan ileriye gidemediği için dışarıda neler olup bittiğini bilmiyordum anlatsalar da anlamazdım herhalde. Zorlukların üstesinden gelinmeye çalışılan koca bir hikayeymiş oysaki. Bense patlak gözlerle elime tutuşturulmuş salçalı ekmekle hayatın zevkine varıyordum.