Masa

Bu gece, deniz için özel bir seremoni hazırlamıştı Denizanası. En sevdiği şarkılar teker teker boğulurken mercandan evinde, kravatını takmış aynadan solgun yüzünü izliyordu. Kendisinden geriye, içinde yazıların karmaşıklaştığı bir şişe ve anlatılacak bir hikaye masasının üstünde.

En büyük engellerimin, yeşilden bordoya akan rengiyle, balık pullarında koşmak olduğu günlerden bu yosunlu cümlelerim.

Çatıdaki utangaç kedinin, yorgun balıkçılardan kaçırdıklarını şimdi martılar taşıyordu turuncu gagalarında. Kanatlarından kopup düşen özgürlükleri örtmüştü denizi ürkek kar taneleri gibi. Üşümüştü denizanası, deniz kızının gölgesinde yakamozu izlerken.

En çok denizde hayal kurmayı sevmişti denizanası. Tuz kokan sıcaklığı onu bilinmezin girdaplarında sürüklerken, gözlerine dolan serin dalgalar gerçekliği vurmuştu kayalarına. Yürümek istemişti gemilerin yelkenlerinde o kedi gibi… Süzülmek istemişti yıldızların halesinde usulca hınzır martılar gibi… Denizanası her hayal kurduğunda deniz kızının pulları parlamış, sakin denize yansıyan yıldızları göstermişti titreyen dualarıyla. Martıların da ötesinde özgürlüğüyle çoktan her bir yıldızın üzerinde uçmamış mıydı sanki Denizanası? Gitmek isteyen patiler, sudan izler bırakırken keyfince, çoktan basmamış mıydı geçen her geminin yelkenine? Ne vardı bu hayallerde gerçeğin güzelliğinden öte? Halbuki gerçekliğin altında ezilen deniz kızı asıl koşan değil miydi hayallerin susuzluğuna? Yavaş yavaş takip ederken suskun soluğunu denizanasının, anlamıştı deniz kızı yalanını dudaklarının.

Denizanası usulca savaş ilanını dalgalandırdı denizin durgunluğuna, dönerken deniz kızının yıldız yansılarının soluklaştığı saçlarının etrafında. Artık balıkçıların düğümlerini çözme vaktiydi, yankılanan kalplerinde ikilinin. Teker teker salınan saç telleri köpürüyordu deniz kızının, anlatılmak istenilen düşünceleriyle gecenin. İlk notadan son dansa kadar kamaşıyordu gözler anılarıyla ikilinin. En büyük gerçekleri sahnelenirken gölgelerin.

Dostluklarına vurulan kelepçeleri paslanmıştı tuzlu kelimeleriyle levreklerin. Deniz anasının şarkı söyleyen benliği, yunusların yüzgecinde yitirmişti tüm zamanı karışırken sonsuzluğuna evrenin… Düşünceleri, dağılırken rüzgarlarında yelkenlilerin, ağaçlarına takılmıştı yerkürenin. Masallar anlatırken gri gözlerine deniz kızının, tükenmişti hayalleri parıltılarında halelerin.

Her yerde ama aynı zamanda hiçbir yerde olamayan denizanası son kez düşünmüştü parlamaya başlayan şehrin ışıkları yakarken renksizliğini gözlerinin. Duygusuz akan gözyaşları, batan güneşin cazibesinde çıkarken merdivenlerinden bulutların, yeniden yaşamak istemişti deniz anası bu gecenin sabahı. Tek ve tüm olarak benliğiyle.

Tuz kokan şeffaflığımla insanoğluna koştuğum o yıldızlı yollardan, yeşilden bordoya akan pullarına sırtımı döndüğüm tek geceden bu biten soluksuz veda cümlelerim.

denizanası

Ay çiçekleri ağlamıştı o gün. Kendilerine duvarlar örmüşlerdi. Sadece güneşin aştığı duvarlar zamanında… Ama güneş batalı yıllar olmuş, yaprakları soluklaşmış, çekirdeklerini dökmüşlerdi. Benim gibilerdi, biraz da senin gibi, belki de diğerlerinden de biraz vardı topraklarında.

Hala hayallerinde bir şovalye vardı. Güneş gibi gülümseyen. Şimşeklerden örülmüş zırhıyla tam orada. Ama bazen gülüşünü bulutların ardına saklayacak kadar utangaçtı aslında. Yağmur yeşili bakardı bu şovalye, sarı yapraklarına ay çiçeklerinin. Her gün başka çiçekleri soldururlardı bu şovalyenin hayaliyle. Ve kendileri de gün geçtikçe solarlardı diğerleriyle birlikte. Çünkü ayrılamadıkları şovalyenin hayali yüzünden arkada bıraktıkları her çiçek sarmaşık gibi dolanırdı çelimsiz bedenlerine. Sonra birer birer kırılırdı sert gövdeleri. Tek biri kalana kadar, koskoca toprak parçasında.Aslında en başından beri tek ay çiçeğiydi orada olan. Senin gibi, biraz da benim…

Yalnızlığın getirdiği kara bulutlar kaplamıştı etrafını kalan tek çiçeğin. “Belki yağmur yağsa gider..” diye düşünmüştü. Ama yağmuru çağıran şovalyeyi görememişti etrafta. Yağmur yağmamıştı. Çiçek uzun uzun bakmıştı dağlara, bulutlara, nehirlere… Hiçbir yerde bulamamıştı hayalini. Dayanamamıştı sonra. Önce sarmaşıkları yakmıştı etrafındaki diğer çiçeklerle. Geçmişini bırakmıştı parlayan başka bir geçmişi için. O kadar acıya rağmen ağlayamamıştı ay çiçeği. “Hala acıyı hissedebiliyor muyum?” diye çamlarda uyumuştu her gece. Acıyı hissedemez olmuştu. Acısını şovalyenin kılıcına bırakıp kaçmıştı aslında. Tam da yaktığı geçmişinin yanında bekleyen…

Tek olmaktan korkmaya başlamıştı sonra… Düşünmüştü ki şovalyesi hep yanında olacaktır. Komik, parlak, tatlı, güven dolu…

Peki ne zaman gitmişti o? Ah doğru ya diğerlerinden kurtulmaya çalışırken uzaklaştırmıştı onu kendinden. Korkmuştu. Daha da bağlanmaktan. Ama köklerinin şovalyeye bağlı olduğunu görememişti ay çiçeği. Kendi de yanmaya başlamıştı. Keskin alevlerin sardığı ormanda bir kere daha kayboldu. Sadece kendisi oldu. Yine korkak, çirkin, somurtkan… Sonra şovalyenin hayalini gördü su damlalarında. Bu su damlalarını yapraklarında biriktirdi… Onu yanan yapraklarında saklamak istemişti. Ama o esareti sevmezdi. Şovalye için denizlerin yıldızlara aktığı, ağaçların bulutları boyadığı bir evren bulmaya çalıştı ay çiçeği kül olmadan hemen önce… Ama şovalyenin dediği gibi asıl gizem en başından beri onun kendisiydi aslında. Yeni evrenlerin kapısı tam olarak yapraklarında tutsak ettiği su damlalarıydı. Ay çiçeği ve şovalye gibi, biraz ben, biraz sen, ve diğerleri…