benlik

“iki şey hayatımızdan kesin bir şekilde uzaklaştırılmalı : gelecekte yaşanacak acılardan korkmak ve geçmişte yaşanan acıları tekrar tekrar hatırlamak. çünkü geçmişteki artık, gelecekteki henüz bizi ilgilendirmiyor.”

sözlerimin kendim dışında kimse tarafından kaale alınmadığını biliyorum, bu bir problem değil; fakat sevdiğim herkese bunu söylemek istiyorum. artık korkmayın, kendinize karşı dürüst olun, ‘kendiniz olun’, yaşadıklarınız ve hissettiklerinizin normal olduğunu kabul edin.

belki başkaları yerine kendimizi tatmin etmeye çalışsak her şey çok daha güzel olacak.

 

 

konusuz

yokluğun, hiçliğin, acının, zararın ve kötü duyguların ilham verdiği insanlarız. temamız yok, konumuz belirsiz.

“nasıl olsa geçer gider, unuturuz, en kötü ne olabilir ki?” diye yola çıkan insanlarız. tutkumuz yok, umursamazlığımız eşsiz.

tanrı kompleksi olan küçük insanlarız. kendimize pay çıkardığımız şeyler sonsuz lakin içimizden gelen, kalbimizden kopan hiçbir şey yok. kafamızda oluşturduğumuz ‘tatlı’ hayaller bile hissiz.

çıktığımız yolun sonu pek tabi yok. düşüncelerimiz dallanıp budaklanıyor ama asla ve asla tek bir noktada birleşmiyor. dalıyoruz ama çıkamıyoruz, yürüyoruz ama duramıyoruz. yol bitmeyince yolcu yorulurmuş, biz bıkmışız. alnımız açık, başımız dik fakat ruhumuz mahzun. gerekeni yapamıyoruz, korkağız. “elimizden bir şey gelmez” yalanına sığınıyoruz. görmüyoruz çünkü gözlerimiz kapalı, duymuyoruz çünkü kulaklarımız kendimize fısıldadığımız saçmalıklarla tıkalı.

çok karanlık bir resim. mutluluk yok, ressamı biziz.

aşk V1

peri masalları, pembe diziler, romantik komediler vs. insanların kafasında ‘gerçek aşk’ kavramına ilginç yaklaşımlar üretiyorlar. sanıyoruz ki birisine aşık olduğumuzda, onunla birlikte olduğumuzda artık her şey bir anda güzel olacak. sonsuza kadar mutlu ve huzurlu yaşayacağız, asla kavga etmeyeceğiz, hiç zorluk yaşamayacağız.

saçmalığın daniskası.

aşk kıskançtır, acı çektirir, zordur, bir savaştır ve hep bir savaş olacaktır, daha iyi bir insan olmak adına kendinizle savaşırsınız, birlikte olduğunuz insana layık oldukları hayatı yaşatmak için savaşırsınız veya o insanla savaşırsınız; fakat hepsine değer, aynı zamanda güzeldir, naziktir, sıcaktır. hiçbir ilişki mükemmel değildir. “gerçek aşkı bulduğunuzu öğrenmenin 8 yolu” diye bir şey yoktur. sizin için ‘tek’ olan kişi, tüm yanlışlarınızı kaldırabilecek ama aynı zamanda sizi, kendinizi daha iyi bir birey olmak için çabalamanızı sağlayabilecek olandır. gerçek aşkınız sinirlerinizi bozacak, sizi fazlasıyla kızdıracak, üzecek ve kıracak ama sizi sevecek, affedecek ve kendi bataklığınızdan çıkamazken size yardım eli uzatacak. gerçek aşk, onunla birlikte her şeye göğüs gerebileceğinizi, onun sizi hiç isteyerek üzmeyeceğini, ona her zaman güvenebileceğinizi bildiğiniz kişidir. kimse mükemmel değildir ve tabi ki koskoca dünyada aşk yaşayabileceğiniz birden çok insan vardır ama o kişiyi bulduğunuzda çoğu şeyin önemi kalmaz ve birlikte mükemmelliğe yaklaşabileceğinizi fark edersiniz.

rüyalardan ve hayallerden kendinizi kurtarın. bir disney filminde yaşamıyoruz. dünya’da neredeyse her şey zaten fazlasıyla zorken ‘gerçek aşk’ gibi nadir ve değerli bir kavramın sakın parkta yürüyüş gibi basit olacağını düşünmeyin. iyiyi ve kötüyü arka arkaya hatta aynı anda yaşamaya hazır olun.

her zaman daha iyi birisi olmak için çabalamamız dileğiyle, umarım gerçek aşkınızı bulursunuz.

not : bu büyük ihtimalle bir yazı dizisi olacak gibi, ortada kalan ve yazılması gereken daha çok şey var. zaman buldukça devam ettirmeye çalışabilirim.

see ya.

Güç

hayat mı? sikeyim hayatı. gerçeklik mi? sikeyim gerçekliği. güç mü? haha!

rüyalarımda ve beynimde yarattığım sahte gerçeklikte benimsin ve hep benim kalacaksın.

sana, bana her şeyi yapma gücünü bahşetmeme rağmen kendini kalbimden çıkaramayacaksın.

her ne kadar bunları dillendiremesem de, yüzünü görünce dizlerim bağlanıp aklım tutulacak olsa da,

kendi gerçekliğimi yaşatacağım; yalnız gecelerde, böyle tatsız sayfalarda, yarı deli mırıldanmalarda.

ben ölene kadar benimsin.

ve bunu sen bile değiştiremeyeceksin.

işte bu da benim gücüm.

zor

senelerce psikolojik olarak sarsılmaz olduğumu düşünüp bununla övündüm, gurur duydum. bu düşünce artık benim için kanunlaşmıştı, sarsılmazlığım sarsılmaz bi temele oturmuştu.

meğer öyle değilmiş. son 1 senedir yaşadığım her şey beni baştan aşağı sarstı. her şey. yanımda olan insanların tavsiyeleri artık ruhumda zerre kıvılcım uyandırmıyor ve bu tarz bi durumda bel bağlamam gereken ‘aile’ kavramına sahip değilim.

ne yapacağımı bilmiyorum, kafam karışık ve ben kafamın karışmasından nefret ederim.

bu bir yardım çağrısı olabilir, ruh halime bağlı. genel olarak yardım istemekten hoşlanmam, minnettar olmaktan hoşlanmam, zayıf olmaktan hiç hoşlanmam. ama elimde değil.

dünyada sana sırtını dayayan, “o yıkılmaz ya” diyen insanların olması çok kötü bir şey. her insan yıkılır. ben yıkıldım. peki yıkılan bir binayı nasıl tekrar yaparsın? temelini bile yok etmen lazım, çok zor.

çok zor.

hayatın amacını bulmak

Hayattaki amacımın ne olduğunu bilmediğim zamanlarda, bunun başarımı ve hayat kalitemi fazlasıyla aşağı çektiğini düşünürdüm. Aklımdan geçenler şunlardı : Hayatımla ilgili ne yapacağımı bilmiyordum, okulumdan, bölümümden, yaptığım her şeyden nefret ediyordum.İnsanlar genelde ‘amaç’larını bulduklarında “Mutlu olacağım!” diye düşünürler, ben de böyleydim.

Eğer sihirli bir şekilde her zaman ne istediklerini bilen ender insanlardan değilseniz şunu anlamamanız normal : ‘hayatınızın amacı’ bir anda bulunmaz, keşfedilir. İnternette okuduğum bir metafor ile açıklamaya çalışacağım. Diyelim ki evinizin anahtarlarını ve ‘hayatınızın amacını’ bulmak istiyorsunuz. Evin anahtarlarını ararken belirli bir metodunuz vardır. Ceplerinize, masanın üstüne, kapının kenarındaki kaseye vs. bakarsınız çünkü anahtarlar genelde bu tarz yerlerde bulunur. Çok mantıklı değil mi, anahtarları bulabiliyoruz peki neden ‘hayatımızın amacını’ bulamıyoruz? Çünkü nerede bulunacağı ile ilgili mantıklı bir fikrimiz yok. Bunun için düşünmemiz lazım, biz de düşüncelerimizin bulunduğu bir yere gidiyoruz, mesela konforlu bir koltuk, sıcak bir duş, arkadaşlarla rakı balık vs. ve kendimize diyoruz ki “Ah ne istediğimi bir bulabilsem…”

Bunu çok yaptım, hala yaptığım zamanlar oluyor.

Öncelikle hadi ne aradığımız konusunda net olalım. Biz hayatımızın anlamını aramıyoruz, biz hayatımıza anlam vermeye çalışıyoruz. Gayet spesifik bir şekilde içimizden bir onay bekliyoruz ve kendimizi değerli bulmaya çabalıyoruz. Aynı zamanda çevremizdeki varlıklara bir şey sağlayarak dışarıdan onay bekliyoruz.

Tamam her şey açık ve net gibi. Şimdi asıl soruya gelelim : Amacımızı nasıl buluruz? Tahmin edebildiğiniz gibi, duş alıp düşünürken değil bir şeyler yaparak ve harekete geçerek buluruz.

Gerçekten ne yapmamız gerektiğini bildiğimize göre (harekete geçerek keşifte bulunacağız) bir kaç yanlış anlaşılmayı daha yok edelim.

1 – ‘Amaç’ ve ‘tutku’ aynı şeyler değil. Genelde bunları eş anlamlı kullanıyoruz. Amaç kelimesi “bir şeyin var olmasının, yapılmasının veya kullanılmasının sebebi” olarak tanımlanırken, tutku kelimesi “herhangi bir şey için güçlü bir yakınlık, istek ve mutluluk duyulması” olarak tanımlanıyor. Eş anlamlı değiller.

2 – Hayatınızın amacı ile şu anda okuduğunuz bölüm, çalıştığınız iş veya içinde bulunduğunuz ilişkiler aynı şey değil. Aralarında bir bağlantı var ama bu bağlantı kırılamaz bir zincir değil.

3 – Hayatınızın amacının tek bir yönde olma zorunluluğu yok. Hiç bir şeyi dışarıda bırakmak zorunda değilsiniz. İsterseniz tek bir yöne kafayı koyarsınız, isterseniz elinizden geldiği kadar farklı yönlere.

“Hmm iyi güzel aynen çok haklısın falan filan ama ben en çok neden zevk aldığımı bilmiyorum. Hiçbir şey ürettiğim yok. Hiçbir şeyde iyi değilim. İnsanlar beni dinlemiyor bile!” veya “Aklımdan o kadar çok farklı şey geçiyor ki hangisine odaklanacağımı bilmiyorum, dolayısıyla sürekli erteliyorum ve hiçbir şey yapmıyorum. Nereden başlamam gerektiğini bilmiyorum.”

Amacımı benden saklayan şey etrafımdaki gürültü kirliliğiydi, büyük bir kısmını da yukarıda saydığım üç madde oluşturuyordu. Bundan kurtulmamı sağlayan şey ise en ufak fırsatta harekete geçmemdi. Kafamdan geçen pek çok şey vardı, zengin olmak, mutlu bir aile sahibi olmak, insanlara yardım etmek vs. vs. fakat hepsinin ortak bir yönü var o da bir şekilde bunların size kendinizi değerli hissettirmesi.

Şimdi yapmamız gereken şu, monoton ve sıkıcı hayatımızda her gün yaşadığımız onlarca farklı şeye ayrı bir farkındalıkla yaklaşmak.

Hayali bir örnek : Bugün yaşlı bir teyzenin poşetlerini taşıdım, evine kadar götürdüm. Kadın bana ne kadar yalnız olduğundan bahsetti. O an yalnız olduğum zamanlarda ne kadar kötü hissettiği hatırladım ve kendi kendime dedim ki “Hiçbir insan yalnız olmamalı!” Böyle bir şeyi hepimiz yaşamış olabiliriz. Şimdi buradan sonra iki yol var.

Birincisi şu : Evimize döndük bütün yol boyunca yalnızlığın ne kadar kötü bir şey olduğunu düşündük sonra televizyon başında uyuyakaldık.

İkincisi de : O kadının yalnızlığını yok etmek için bir aksiyonda bulunduk. Çevredeki komşularla konuşup hafta sonu ziyaretine gittik, bunu 2 haftada bir tekrarlamak için sözleştik. Bundan sonra çevrenizdeki pek çok kişiyi pikniğe davet ettiniz. Sonuçta bir baktınız ki bir şeyleri organize etmek, bir topluluğun içinde olmak veya o topluluğu oluşturmak size kendiniz değerli hissettiren ve sizi çok mutlu eden bir şey.

Gördüğünüz gibi, farkındalıkla birleşen küçük bir aksiyon insanı nereden nereye götürebiliyor. Bunun başarılmasını sağlayan şey tamamen ‘harekete geçmek’, kanepede uzanıp “Hayatım çok boş, ne yapmalıyım acaba?” diye düşünmek değil.

Şimdilik bu kadarının yeterli olacağı zannındayım. İyi bir giriş yaptık, bu tarz yazılardan oluşan bir seri düşünüyorum. Yakın zamanda amaçlarımdan birinin kendi psikolojik yıkımlarımın mümkün olduğunca az insan tarafından yaşanması için elimden geleni yapmak olduğunu fark ettim çünkü.

Sevgiyle kalın.