Hazır Ata’yı Unutmamışken

Diken de batar. Parmak da kanar. Ölür de kişi. Sonraki buluşmalar için.

Bir gün bana bir şey oldu. Kendimi hafif hissettim. Ağırlıksız olduğumu sandım. Aman deyip geçiştiriverdim. Yattığım yerden kalktığımda demir ızgaralı tahta pervazlı pencereden ileride tanıdık olmayan sıradağları gördüm. Ardı deniz olmalı ki iyot kokusu vardı etrafta. Potinlerimi giydim. Üstüme kalınca siyah bir parka aldım. Dışarı çıktım. Soğuk yüzü kesmesine rağmen küçük kar birikintilerinin üzerinde oynayan çocuklar vardı. Kimisi kasketli baldırı çıplak, kimisi güzel elbiselerle giydirilmiş saçları yapılı kimisi de uzaktan izleyen heybeli çocuklar…
“Girin bakayım içeri, üşüyüp hasta olacaksınız,” desem de takmadılar beni çok. Güldüler sadece. El salladılar. Ben de onlara el salladım. Belki de beni anlamamışlardı ama gülümsemeleri yeterliydi benim için, varsın anlamasınlardı. Yürüdüğüm ince uzun sokakta benim gibi bir sürü insan vardı. Kimi yaşlı, kimi genç, kucağında bebekli kadınlar kendi yollarında yürüyordu. Nereye gideceğimi biliyormuş gibi istifimi bozmadan devam ettim. Çardak balkonlu küçük bir evin önüne geldiğimde durdum. Evin çatısından sarkan üzüm salkımlarını, bahçesindeki meyve ağaçlarını ve iki koca köpeği görünce aradığım adresi bulduğumu anladım. Bahçeye girince köpekler de yerlerinden kalkıp yanıma geldiler. Ses çıkarmadan sevdirdiler kendilerini. Kapıyı çaldım. Bir kaç saniyeye açıldı.
“İşte buranın da bu güzelliği var. Herkese ayıracak bolca zaman var. Hoş geldin. Geç içeri.”
“Siz Atatürk müsünüz?”
“Mustafa’yı tercih ederim.”
“Ömrüm boyunca sizinle tanışmayı bekledim.”
“Desenize ömrünüz buna ifa etmedi.”
Güldük. Konuşmaya devam etti.
“Nasıl buldunuz burayı?”
“Bilmiyorum sanki hafızama kazınmış gibiydi. Çok zorlanmadım.”
“Ne güzel. İçinizi ısıtması için birer kadeh?”
Bakarken öyle mavi bakıyordu ki ateşin kavı halt etmişti yanında.
“Çok isterim.”
İki suyu karıştırdı ve ab-ı hayatını elde etti kendi dediğine göre. Bardakları masaya koydu. Konuşmaya başladı.
“Biliyor musunuz? Ben de bugün öldüm.”
“Biliyorum,” dedim. “Sizi tanıdıktan beri, bugün benim gibi insanlar da yaşadıkları süre boyunca öldüler.”
“Abartıyorsunuz beyefendi,” dedi. “Ben bugün gerçekten öldüm. Buraya gelmeden önce neredeydiniz hatırlar mısınız?”
“Evet, Ankara’da. Evimde.”
“Artık orası sizin eviniz olmayacak biliyorsunuz değil mi?”
“Fakat? Nasıl bilebilirsiniz ki bunu?”
“Hiçbiriniz, hiç bir şey yapmayıp binlerce emekle oluşturulmuş cumhuriyetimizi kollamadınız. Rakısından yudumladı. Neyse geçti artık.” Bardağını kaldırdı. “Zor ama güzel olan geçmiş günlere,” dedi.
“Üzgünüm dedim. Utanç içindeyim karşınızda.”
“Sizi suçlamak bize bir şey kazandırmayacak. Ayrıca siz sadece kalabalıkta bir damlaydınız. Suçunuz olsa olsa deniz olmaya çalışmamanız olur. Beni sevmeyebilirsiniz. Beni istemeyebilirsiniz. Ama size bıraktığımız bu memleketi koruyamamak… Onca kişinin borcunu böyle mi ödeyecektiniz?”
“Ben ne diyeceğimi bilmiyorum, haklısınız.”
Durulduk bir müddet. Ama sadece bir müddet.
“Bakın,” dedi. Bu rakıyı niye içerim bilir misiniz?”
“Sıkıntılarınızla baş başa olduğunuz için mi?
Sesi keskinleşti.
“Hayır! Ben sadece en güzeli olduğuna inanırım rakının. Asla yalnız olduğum için içmedim bunu. Çünkü hiç yalnız olmadım. Vatandı benim ailem. Halktı evlatlarım. Lakin siz beyefendi, siz yalnız olduğunuzu düşündüğünüzde en büyük hatayı yaptınız. Siz ve sizin gibi vatan evlatları hiç yalnız değildiniz ama bunu göremediniz. Şimdi. Rakınızı bitirdiyseniz gidiniz. Görüyorum ki yapacak çok işiniz var.”

Gözlerimi açtım. Doktorlar başımda eğilmiş beni inceliyorlardı. Sanırım geri gelmiştim ölümden. Yarım kalan işi hep beraber birlikte başarmak için.

Bugün matem günü, yas günü, en azından bizim için böyle. Cumhuriyet’imizin kurucusu son yüzyılda yetiştirdiğimiz en önemli dehamız Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü kaybetmemizin 78. Yıl Dönümü. Sadece her yıl dönümünde değil her gün özlemle andığımız şu zamanlarda birlik ve beraberliğimizi pekiştirmemiz gerektiğini hatırlamakla yükümlü olan bizler, onun önümüze tuttuğu ışıkla her türlü karanlıkta aydınlığı yakalamakla mükellefiz. Seni saygıyla,minnetle,özlemle anıyoruz ve açtığın yolda gösterdiğin hedefe durmadan yürüyeceğimize and içeriz.

gölge – yayın 13

Evden çıkmıştım akşam. Tamamiyle boş bir gün geçirmiştim Hiçbir iş yapmamış sadece yatakta dönüp durmuştum. Yemek dahi yememiştim. Elimde bir adres ile yürüyordum yolda. Aracımı kullanmak aptallık olurdu çünkü kameralara el sallayıp

“Merhaba ben öldürdüm katil benim” demekle aynı şeydi bu.

Cebeci Mahallesi Tellikaya Sokak No 64/2… Bu adreste beni bekleyen daha doğrusu beklemeyen birisi vardı. Aklımda dün geceki konuşmalarla metroya kadar yürüdüm.

“Otur otur şaşırma. Duymak isteyeceğin bir hikayem var.”

Cebinden bir Winston paketi çıkartıp yaktı.

“İçeride sigara içmem umarım rahatsızlık vermez.”
“İçebilirsin.”
“Teşekkür ederim.”

Aksanı geldikten beri az bir şey düzelmiş idi kızın.

“Dinliyorum seni.” dedim. “Ne için geldin? Sinem’i arayalım merak eder ama ne diyeyim nasıl açıklayım senin burada olduğunu?”
“O beni Joseph’leyim sanıyor. Merak etme. Hatta telefonumda atmak için birkaç fotoğraf var bile yedekli.”
“Joseph kim?”
“Stalin… Joseph Stalin.”
“Komik değil. Sinem’i arıyorum. Merak eder seni.”
“Eğer ararsan ama seni kimin ipten aldığını öğrenemezsin ve hikayeyi sana asla söylemem.”

Tatlı ve sinsi bir gülüş yayıldı suratına yine. Bu kadar küçümen bir kızdan bu kadar ses çıkması bana anormal gelmişti. Bir şey diyemedim ama dediklerimin üstüne. Çünkü her defasında ağzımı açtırmıyordu hareketleri. Önce tabancalarım, şimdi de bunlar.

Metroya geldiğimde başımda ara sıra bıçak saplanmış gibi ağrılar giriyordu. Sanırım açlık ve sigara midem ve ciğerlerimde isyan başlatmış ve bu isyana başım da ağrıyarak eşlik edecekti. Ama hala konuşmalar gitmiyordu kafamdan, gidecek gibi değildi.

“Pekala. Dinliyorum seni. Ne biliyorsun?”
“İçecek bir şey de mi ikram etmeyeceksin? Nasıl misafirperverlik bu?”
“Sadece bira ve su var.”
“Su alayım bir bardak.”

Getirdiğim suyu içerken anlatmaya başladı.

“Şimdi sen diyorsundur bu kız nereden çıktı? Eh benim de bir hikayem var ama öncelikle senin hikayeni halletmemiz lazım. Ama dediğim gibi öncelikle şu masadaki yavrucakları hiç saklayamamışsın. Eğer yanlış ellere geçseydi kötü şeyler başına gelebilirdi. Ama mutlu olabilirsin çünkü benim elime geçti.”

Amaçsızca “teşekkür ederim” dedim.

“Ne demek? Senin de bana bir iyiliğin olur ödeşiriz. Biliyor musun? Hava alanında aslında sana bir yakınlık hissettim. Abim gibisin. Belki de o yüzden sana karşı biraz meraklı oldum iyi ki de olmuşum.”

“Galina, asıl konuya gelir misin? Dalga geçme ama önemli bir konu bu benim için. Ne anlatacaksın?”
“Pekala, başlıyorum. Olayın yaşandığı gece ruh halim biraz kötüydü. Dedim ya abime benzettim seni biraz o yüzden seninle konuşmak istedim. Normalde çok sarsmamalı böyle şeyler beni yapım itibarı ile ama özlemiştim abimi. Sinem abla o akşam eve gelir gelmez uyudu. Ben de ona not yazdım “dışarı çıkıyorum” diye. Buraya daha önce geldiğimizden dolayı araçla nasıl gelindiğini biliyorum. Güvenli dolaşayım diye aracı almama bir şey demiyor Sinem abla. Ben de buraya geldim böylelikle. Açıkçası biraz kararsızdım kapıya kadar geldiğimde hatta geri dönmeyi de düşündüm ama yürürken balkondaki tül perdenin ötesinden bazı şeyler gördüm. Bir adam ve bir kadın evin içinde dolaşıyorlardı. Önce adamın arkası dönüktü ama yerinden ayrılınca karşısında bir kadın olduğunu gördüm. Koltuğun önünde duruyorlardı işte. Sonra adam oradan ayrıldı evi dolanmaya başladı. Aynı şekilde kadın da dolanmaya başladı. Ama adam senin gibi değildi. Yani sana benzemiyordu. Yanlış balkon mu diye şu yukarıdaki boru çıkışı var ya. Ne diyorsunuz ona?”

“Davlumbaz.”
“İşte neyse onun orada bir yanık izi vardı balkonunda ona baktım doğru yer mi diye. Doğru ev, senin evinmiş işte burası.Joseph’i aradım hemen.”
“Joseph kim?”

İkinci kez adı geçen bu eleman da yeni türedi. Joseph…

“Bir arkadaşım ama Sinem ablaya söyleme tamam mı? Rusya’dan bir arkadaşım. Hatta hiç kimse bilmese çok iyi olur. Türkiye’de kaçak kalıyor. Sonra anlatırım onu da olur mu?”

Kız gizem doluydu. Çok gizem doluydu hem de ama belli ki yardıma ihtiyacı vardı. Bunun için de yardım ediyordu.

“Bayağı bir dolaştılar evi. Dışarısı karanlık olduğu için beni göremediler. Ben de çok net göremiyordum içerisinin ışığı loş olduğu için. Sonra adam kadının üstüne doğru yürüdü biraz o an görüşümden çıktılar. Bir daha girdiklerinde kadın bayağı vurmaya çalışıyordu adama yumruk filan sallıyordu.”

Belki de gerçekten abisinin yerine koymuştu bilmiyorum.

“Pekala şimdilik bu aramızda bir sır ama sonra anlatacaksın bana.”
“Tamam,” dedi.
“Peki sonra ne oldu?” diye devam etmesini istedim.
“Sonra adam kızı kollarından tuttu. Şu karşıdaki odaya götürdü,” dedi.
“Yatak odama yani.”
“Evet. Bayağı bir süre kaldılar ama ayrılmadım ben buradan. Joseph’i bekledim.

Sonra Joseph geldi. İkimiz beraber izlemeye başladık olanları. Adam içeriden çıktı. Bir müddet etrafta ne idüğü belirsiz hareketler yaptı. Etrafta dolandı, koltuğa eğildi bir şeyler yaptı. Elinde bir cisim tuttuğu belliydi ama ne olduğunu anlayamadık. Ama kız çıkmadı içeriden. Sonra adam balkona doğru yöneldi. Bu esnada Joseph beni kenara çekti. Eğer geç kalsa adam bizi de görürdü heralde. Balkonun yanındaki kolona saklandık. Adam balkondan atladı. Onun üstüne Joseph adamı bacağından tutup yere yatırdı. Sonra da adamı bir yumrukta bayılttı. Zaten çok da kuvvetli bir şey değildi. Bir de sanırım o an madde almıştı. Onun da etkisiyle artık çuval gibi oldu.”

Metrodan indim Kızılay’da. İzimi daha fazla metro kameralarına vermemek için bir taksiye bindim. Elimdeki adrese yakın bir ara sokakta inecektim. Taksici neyse ki konuşkan taksicilerden değildi. Ama saçma sapan bir takım muhabbetinin yanından da geçmiş bulunduk. Taksinin arka camında Ankaragücü arması vardı. Adam da hararetle bana Ankaragücü’nü savunuyordu. Ben ise onu dinlemiyor Galina’nın dediklerinin kafamda çınlamasını dinliyordum.

“Ben hemen araca koştum ve bagaj kısmını Joseph’le adamın bulunduğu yere çevirdim. Adamı bagaja koyduk sessizce. Sonra Joseph’in kaldığı müştemilata getirdik. Adamı ayıktırdık. Önce bağırmaya filan kalkıştı ama korkuttuk biraz. İlk bir iki gün konuşmadı. Ben yokken de konuşmamış. Joseph bayağı uğraştığını söyledi. Ama konuşturamamış eğer daha önceden konuşsaydı senin o kadar acı çekmene de gerek kalmayacaktı.”

“Silahlar? Onları nereden aldın?”
“Dedim ya çok açıkta bırakmışsın. Gizlediğini düşünmüşsün ama ben bir asker kardeşiyim ve bir polis onları rahatlıkla bulurdu. Bu yüzden Joseph adamı bayılttığında içeri girip aldım. Eğer onları da bulsalardı…”
“Teşekkür ederim tekrardan. Benim için uğraştın ama hala merak ettiğim şeyler var. Bunları Joseph’le beraber yapmışsın, muhtemelen mezarlık kısmını da onunla yaptın onu da anlatmanı istiyorum ve ses kayıt cihazındaki o elektronik ses…”
“Ses benimdi. Joseph bilgisayarda oynadı sesle. Tespit edilemeyecek şekilde frekansını bozdu.”
“Niye sadistçe konuştun diye sormalı mıyım?”
“Sadistçe konuşturdu çünkü. Konuşturdular hatta. Sende olan daha doğrusu mahkemeye gelen kaset buzdağının sadece görünen kısmı. Ayrıca sana o kadar eziyet etmemeliydiler. Hele o polis komiser. Adını bilmiyorum. Ama sana hak etmediğin kadar kötü davrandı.”
“Sen nereden biliyorsun?”
“Sinem abla anlattı. Ama o nereden biliyor bilmiyorum.”

Kadınların ağzı hiç mi durmaz? Her şeyde bir aktarma olur mu? Sanırım böyle hepsi.

“Ne yaptın da konuştu Zafer?”
“Bir erkeğin en hassas bölgesini dağlamak istersen ne yapar o erkek?”
“İyi fikir bulmuşsun.”
“Teşekkür ederim.”
“Peki ya mezarlık?”

Tellikaya Sokak numara 64’ün önündeydim. Giydiğim siyah uzun deri yağmurdan sırılsıklam olmuş saçlarım birbirine karışmıştı. Aradığım dairenin ışığı yanıyordu. Evdeydi muhtemelen aradığım kişi. Kaşınıyordu ellerim. Yine o anlardan birisini yaşayacaktım. Heyecanlanmıştım. Apartmanın önünden adımlarımı yavaşça giriş kapısına doğru atmaya başladım.

“Tamamen seveceğini düşündüğüm bir şey.”
“Nasıl yani?”
“İyi bir gösteriden hoşlanacağını düşündüm.”
“Birini sadistçe herkesin gözleri önünde öldürmekten mi hoşlanırdım ben?”

Merdivenleri yavaş yavaş çıktım. Tok, tok , tok… Çıplak bir tahta kapının önündeydim.

“Yaptığın bu değil miydi zaten senin?”
“Neyi kastettiğini anlamadım.”
“Kaan diyorum. Kaan Cankanat değil mi?”

Zili çaldım. Kapının gözüne parmağımı bastırdım. Karanlık basacaktı evi.

“Nereden öğrendin?”
“İştahla yapıtını soran bir katili tanırım elbette. Değil mi abi?”

Kapı açıldı. Kapıyla beraber gözler de.

“İyi geceler Güldeniz Başkomiser…”

gölge – yayın 12

12

Katil mi Hırsız mı

       Mezarlıkta yaşananlar gazetelere çıkmıştı ve artık ismen bilinen masum fenomen rolünde Yiğit Yaver vardı. Olayın üstünden iki hafta geçmesine rağmen hayatım fiziksel olarak durgunlaşsa da kafam durgunlaşmamıştı. Bu esnada arkadaşlarım yanımda olmuş olamasalar bile telefonla aramışlardı. Bir travma yaşamayı kendime hiç yakıştıramadığımdan sağlam bir duruş sergiledim ama kafam allak bullaktı. Cevapsız sorular o kadar çoktu ki… Kimdi beni kurtaran o ses kaydını alan kişi? Evdeki silah dolabından benim silahlarımı alıp getirmeyen kimdi? Bundan sonra ne olacaktı. Gitmedim iki hafta işe. İzinli idim bu süre içerisinde ama mental olarak daha fazla yorulmuştum. Belki işe gitmem kafamı dağıtmamı sağlayabilirdi. Bu yüzden aracıma binip ofisin yolunu tuttum.

Ofise geldiğimde insanlar bana bir yabancıya acırlar gibi bakıyorlardı. Uzak duruyorlardı benden. Korkarak konuşuyorlardı benimle. Belki hala benim bir katil olabileceğim gerçeğini düşünüyorlardı. Evet bir katildim ama bu düşünce eğer yer edecekse kafalarında doğru bir sebepten dolayı etmeliydi. Vakit öğleden sonrayı geçerken proje ekibinden Bora geldi yanıma.

       “Abi naber? Toparlayabildin mi?”
“İyidir be Bora az çok toparladık. Siz ne yaptınız ben yokken? Projede sona gelindi mi?”
“Geldik abi. Gelecek hafta prezentasyonunu yapacağız.”
“Benim neden haberim yok peki bundan? Kimse bir mail atma gereği duymadı mı?”
“Abi sen yapmayacaksın prezentasyonu maalesef.”

       Çocuk alenen bakmaya çekiniyordu.

       “Çıkar ağzındaki baklayı Bora.”
“Abi, olay olduktan sonra Arda Bey projenin başına beni atadı. Prezentasyona da onunla beraber gideceğiz.”
“Tamam da 8 ay boyunca benim gündüzle gecem karıştı. Benim kendi planımın kendi emeğimin ekmeğini şimdi Arda Bey mi yemek istiyor?”
“Aslında şöyle gelişti abi. Bu olay duy…”

       Sözünü bitirmesini beklemedim. Masamdan kalkıp soluğu Arda denen sıfatsız pezevengin odasında aldım. Kapıyı tıklattıktan sonra gir demesini beklemeden girdim içeri. Arda’da bir anlık şafak attı. Toparlamaya çalıştı.

       “Hoş geldin Yiğit.”
“Gelmedim Arda Bey. Projeyi benden alıp Bora’ya vermişsiniz. Üstelik sunuma da gitmiyorum. Ne demek bu Arda Bey? O projeye ben emek ettim. Bu yaptığınız nasıl bir harekettir?”

       Arda korkmuştu. Konuştu.

       “Olayların gelişmesi üzerine işlerin aksamaması için böyle bir karar aldım.”
“Benim neden haberim yok?”

Arda zorlanıyordu konuşmakta.

       “Korkmayın Arda Bey. Ben öldürmedim o maktülü.” Ama sen listeme girmeye ilk aday oldun Arda tebrikler.
“Adı bu kadar duyulmuş birinin şirketimde çalışması iyi bir şey olmayacaktı. Bu yüzden işten çıkartıldın. Gelince sana söyleyecektim. Ama şimdi öğrenmiş oldun. Üzgünüm, Yiğit. Muhasebeye uğrayıp tazminatını alabilirsin.”

       Hiçbir şey demedim. Sinirimi geri çektim. Rahatlamıştım aslında. Masasının önündeki koltuğa oturdum. Odasında gizli kamera var mıydı bilmiyorum. Ama işi riske atamadım. Fısıltılarla içimden gelenleri Arda’ya sıraladım.

       “Senin gelmişini geçmişini doğduğun toprakları sikeyim Arda. Senin o her sabah hangi ineğe yalattığın bilinmez saçlarına sıçayım. Bu şirket benim sayemde bir yerlere geldi. O geldiği yerlerde kıçından kan aksın Arda. Sıçılmış piç kurusu. Senin o gülünce kapanan gözlerine sokayım da kör ol davul suratlı dümbük.”

       Yerimden gülümseyerek kalktım. Kapıyı açtım. Sessizce kapatırken Arda’nın suratını gördüm. Küçük gözleri de ağzı kadar açıktı.

       Masamdan gerekli eşyaları el yordamıyla yanıma aldıktan sonra aracıma doğru yürüdüm. Cep telefonumdan Ender’i aradım. Geçmeden açtı.

       “Söyle kanka. İşteyim.”
“Müsait değilsen sonra arayım.”
“Yok oğlum söyle.”
“Hani şu senin bahsettiğin iş var ya.”
“Ee?”
“Bana yer var mı?”
“Nasıl yani? İşten mi ayrıldın?”
“Evet. Yer var mı? Para filan sıkıntı değil. İstiyorum işi”
“Oğlum hızır gibi yetiştin lan resmen.”
“Niye ki?”
“Sermayede biraz sıkıntı var ve şu an ortak arıyorum. Açıkçası bulamazsam işi de teslim edemeyeceğim ve bütün her şey patlayacak.”
“Ne kadar lazım?”
“Bu ay için on beş bin euro.”
“Çüş amına koyum.Ne için bu gider?”
“Kanka fazla da, değecek bir şey.”
“Akşam sana geleyim mi o zaman konuşuruz.”
“Kanka bu akşam kardeşimi yolcu edeceğim düzgün konuşamayız. Ama yarın olur sana da uygunsa.”
“Tamam yarın akşam görüşürüz.”

       Telefonu kapattım. Eğer dediği gibi bir mebla gerekliyse ciddi anlamda bir kredi borcu da beni bekliyordu. Ama Arda’nın balkabağı suratını görmektense Ender’le kafi miktarda fakir ve emek hayatı içinde yaşayabilirdim. Sonuçta en yakın arkadaşlarımdan birisiydi.

       Aracı markete sürdüm. Bugün kendi çapımda bir kurtuluş günü ilanı yapacaktım. Evet işsizdim emeğim çalınmıştı ama o açlığımı giderebileceğim adamı bulmuştum. Kaan’dan sonra ne çok zaman geçmişti. Ne çok özlemiştim. Mezarlıktaki olay yemek öncesi çorba gibiydi. Açlığımı biraz almış olmasına rağmen iştahımı kabartmıştı. Çıtır çıtır yanan bir beden ve etrafa rahatsızlık verici yanık kokusu. Bağırtılar… Alevin rüzgarla yüz yakan harı… Sabırsızlanıyorum sana gelmeye Arda. Şimdiki gençlerin deyimiyle çılgın atıyorum.

       Markete girdim. Elime gelen abur cubur, içecek çerez ne varsa aldım. Kasaya geldiğimde bir araba dolusu malzemeyi torbalarken canım çok sıkılmış olmalı ki kasiyer kıza laf attım. Laf atmak dediğim de sohbet başlangıcı gibi patavatsız bir şey idi aslında.

        “Bir işten sakın çıkartılıp sonra işvereninize iyi dileklerinizi aktarmayın. Sonra böyle para harcarsınız.”

        Kasiyer kız iç çekti. Nefesi iki kasa yandan duyulacak bir iç çekme.

       “Ne güzel sizin demek o kadar paranız var.”
“Siz de mi o kadar para istiyorsunuz? Pardon çok aptalca bir soru oldu.”

       Kız yüz bulduğu için gülümsedi.

       “Kim istemez ki?” dedi.
“Kim bilir belki bir gün bir fırsat çıkar karşınıza.”

       Sanırım kendisine bir şekilde yürüdüğümü düşündü. Bunu dağıtmam lazımdı. Yavaşça yaklaşıp biraz garip birisi gibi görünerek “yanlış anlamayın eşcinselim ben” dedim. Değildim ama kızın yüzünü kızartıp umutlarını bir anlığına elinden almak hoşuma gitmişti. Lakin umutları sadece şimdilik boşa çıkmıştı. İlerde aynı markete muhtemelen alışverişler için girecekti.

       Marketten çıktım. Eve geldim. Hava kararmıştı artık. Işıkları açtım. Sinem sağolsun bütün her yeri temizletmiş yıkatmış ve evde bir iz kalmamıştı cinayetten. Mahkumiyetten sonra ilk kez evime girdiğimde bir notla karşılaşmıştım.

       “Tertemiz ve mutlu bir hayatın olması dileğiyle. Evin ilk günkü gibi… Sinem”

       Gerekli hazırlıkları yaptıktan sonra televizyonun başına kuruldum. Artık tektim yine evde. “Tek olmak iyi” dedim kendi kendime. “Birisi olunca bi mevzu çıkıyor yoksa”

       Bir buçuk saat geçti. İzlediğimi kapatıp biraz kitap okumaya karar verdim. Ahmet Ümit’ten Sis ve Gece’yi elime aldığımda kapı çaldı. Kapı deliğinden dışarı baktım. Bomboş koridor… “Kim o?” diye seslendim. Bozuk bir aksanla “benim Galina” diye cevapladı ses beni.

       Bu kızın ne işi vardı burada. Niye gelmişti? Niye kapı deliğinden kendini göstermedi? Utandı herhalde diye düşünüp kapıyı açtım. Duvarın arkasından ceketiyle kot pantolonuyla kapıya doğru çıkıverdi. Saçları toplu bakışları sert duruyordu. Gülmüyordu. Çünkü elinde iki tabanca benim suratıma doğrultulmuştu.

       Elindeki tabancaların yönünü çevirdi bir anda. Bu defa namluları kendisine doğrultulmuştu. Çocukça gülümsedi. Ciddi bir çocuk gibi…

       “Rus ruleti oynamak ister misin? İki tabancayla… İki kat risk…”

       Şaşkındım izliyordum sadece. Konuşma yetim kaybolmuştu.

       “Şaka şaka…”dedi. Devam etti konuşmaya bozuk aksanıyla.
“Eşyalarını ortada bırakırsan, başkası gelir onları alır, sonra kaybettim diye üzülürsün. Al bakalım oyuncaklarını.”

       Bir şey sormadan içeriye doğru yürüdü. Bir şey diyemedim haliyle. Etkisini atmam bir kaç dakikamı aldı.

       Eşyalarını ortada bırakma Yiğit…

gölge – yayın 11

Adalet

        Duruşmanın sonuçlanmasının ardından, ki bu tahliye demek, bir şekilde dışarı çıkabilecektim artık. Gencer kaydı duyar duymaz yerinden fırlamış, Güldeniz ise yıkılmıştı. Bana şu zamana kadar haksız şekilde yaptıklarını gözünün gördüğünü sanmıyordum. Bakmadı bile yüzüme. Belki katil gerçekten ben olmadığım için yıkıldı. Belki de kardeşinin uyuşturucu bağımlısı olduğunu yeni öğreniyordu. Ya da vahşice katledilişi aklında canlanıyordu. Bu esnada Gencer çıkmak için onu beklememişti. Dedim ya saniye kaybetmemiş ve yerinden fırlamıştı. Muhtemelen katilin arkadaşı çıkmaması onu mutlu etmiş ve asıl katili yakalamayı kendine görev edinmişti.

       Adamın tapeden gelen itirafı benim hikayemi doğrulamıştı ve bu durum Tugay’ı iyice ateşlemişti. Büyük olasılıkla karar değişimi için son bir mola verdi hakim duruşmaya. Bu moladan sonra Tugay’ın cümleleri öldürücü topuz darbeleri gibi iniyordu savcının üstüne. Savcıyı ezmenin verdiği mutlulukla Tugay coştukça coşuyor tüm salona kendisini dinletiyordu.

       Her ne kadar beraat kararı çıksa da çok elimi kolumu sallaya sallaya çıkamadım adliyeden. Ben çıkarken Ender ve Sinem’in gözleri açılmıştı. Akay, Ender’e eğilip bir şeyler söyledi. Ben çıktım onlar salonda kaldı. Gerekli işlemler bitince Gencer’e telefon ettim. Uzun bir beklemeden sonra açtı telefonu.

       “Alo?”

       “Gencer, benim Yiğit,” telefon Tugay’ın olunca kendimi tanıtmak gereği duydum. Şaşırmadı. Acelesi vardı ama.

       “Yiğit, mezarlığa geçeceğim meşgulüm şu an. Sonra arayacağım seni. Geçmiş olsun abi.”

       “Ben de geleceğim.”

       “Olmaz Yiğit. Sonra konuşalım evine git dinlen.”

       “Yola çıktım bile. Geliyorum.”

       “Oğlum Güldeniz Amir de gelir zorda bırakma beni.”

       “Daha iyi. Yüzüne bakınca utanır belki.”

       “Of Yiğit! Ne bokun varsa ye. Senin için bu boku temizlemeye çalışıyorum. İlla, bula beni boka da, diyorsun. Ne halin varsa gör.”

       Telefonu kapattı. Tugay bağırtıları duymuştu.

       “Belki de haklıdır. Onu dinle. Gitme bence de.”

       Kararım kesindi.

       “Sür Tugay. Kim benim celladım olmaya çalıştı göreceğim.”

       “Almaz zaten polisler şimdiye çevirmişlerdir. Gitmeyelim.”

       “Duymadın mı daha Gencer gitmemiş. İlk gidecek adam oraya odur. Sen sür sadece. Onlarla aynı vakitte orada oluruz tahminimce. Zaten hava karardı. Ne ile karşılacağım merak ediyorum. Kim niye beni kurtarmak istesin? Sen hiç merak etmiyorsun musun? Gökten zembille inmemiştir heralde. İçimden bir ses bu işte bir iş var diyor.”

       “Yiğit, sade vatandaşız biz. Bak demek ki boyumuzdan büyük kişiler girdi bu işin içine. Gitmeyelim.”

       “Sade vatandaş… Ben… Sensin sade vatandaş…” diye geçirdim içimden.

       “Tugay dırdır edeceksen çek sağa taksiye binip giderim.”

       “Hangi parayla?”

       Haklıydı. Cüzdanım bomboştu. “Borç versene.”

       “Ya amına koyum daha yeni başın beladan çıktı yine aranıyorsun. Bir görünmesen olmaz mı iki dakika?”

       “Bittiyse sürecek misin? Zaten hava karardı kimse birşey görmez.”

       “Heh, zaten polislerle beraber karanlıkta mezarlıkta katil kovalamadığımız kalmıştı. Onu da yapalım. Ama mezarlık seçimine bayıldım. İnsan eski fabrika seçer ne bileyim? Niye mezarlık? Hem de gece. Bayıldım bu seçime.”

       “Korktun mu?”

       “Mezarlık oğlum sonuçta.”

       “Merak etme polis amcalar korur bizi ölülerden.” Ama benden kimseyi koruyamazlar…

       Aydeniz’in taze mezarının başına dönen yolda bir yoğunluk vardı. Sarı bant çekilmiş. Işıklar tek bir odak noktasına yöneltilmişti. Araçtan indik. Tabi Tugay’ın dediği oldu. Bizi almadılar içeri. Gencer’i aradım hemen. Reddetti çağırıyı. Tugay’ın atkısını ve beresini aldım tanınmamak için. Biraz laf yedim ama tutamazdı artık beni. Kendisi de farkındaydı. Sonra bir polisi çevirdim. “Arkadaşım avukat ben de bölge savcısı danışmanıyım. Girmem gerekli,” dedim. Heralde yeni atanmış. Yedi. Girdik. Bir müddet sonra Gencer’i gördüm. Uzun kabanı elinde telsizi ile haber bekliyor gibiydi. Güldeniz yanına gelmişti. Işık tutulan yer ile aramda bir baraj oluşturmuşlardı. Yaklaştım. Gencer’in omzuna elimi attım. Yüzünü dönünce beni tanıdı.

       “Yiğit niye geldin?”

Dikkatimi bu soru çekmedi ama. Gördüğüm görüntü… Bu nasıl bir ustalık eseri olabilirdi. Beni kendisine hayran bırakabilecek bu hayal gücü… Bu derinlik… Bu özgüven şaheseri… Hem de herkesin bulunabileceği bir yerde. Gizli gizli değil açık açık…

       Aydeniz’in ayakları ucunda bir mezar daha kazılmış idi. Çukurun üzerine çaprazlama ve dik atılmış iki tahta kalas, kalasların üzerinde üstü tamamen çırılçıplak, donmaya terkedilmiş gibi görünen ama kalın halat gibi iplerle bir sandalyeye bağlanmış bir adam. Dökük dişleri, iyice açılmış başı ve kafasının kenarında kıvırcık kısa sarı saçlarıyla duruyor. Kirli sakallarında belki hala Aydeniz’in kan damlaları var görünmeyen ama sadece benim gördüğüm. Zafer bu. O olmalı. Oturtulduğu sandalye halatlarla kalaslara da tutturulmuş durumda. Yani birisi çıkıp da çözeyim kurtarayım gibi kahramanlık yapamaz. Çünkü kalasların üzerinde soğukta kurumamış ve uçmamış benzin dökülü, sonlarında da dört tane büyük mavi benzin bidonu sızım sızım benzin bırakıyor üstlerine. Geometrik yerleşimleri mükemmel olan bidonlardan sızan benzin, ortasından yol açılmış kalaslar üzerinden Zafer’e doğru gidiyor. Üstelik girilen toprak yol itfaiyenin çıkamayacağı kadar dar. Sık bodur çalılar ile örtülü bir yolun sonu.

       Kucağında bir telsiz vardı adamın. Mekanik kadının sesi duyuluyordu.

       “İtirafı baştan sona dinlediniz. Şimdi, sıra yapılması gerekene geldi. Sizleri kahramanlık yapmadığınızdan ötürü kutluyorum, kurtarmaya çalışmadınız. Ölürdünüz yoksa. Biliyor musunuz? Kimse düşünmez bunu ama, aslında insanlar ana rahmine düştüğü andan itibaren adaletsizlik ile yaşamına başlar, çünkü, doğma hakkına sahip diğer hücrelerin, bu hakkını elinden almıştır. Ben ise şimdi burada gelmesini beklediğim şahsa adaletsizlik yaptığı için bu kişiyi cezalandıracağım. Umarım sizler kadar adaletli olurum.

       Telsizden bir müzik gelmeye başladı. Tanıdık bir müzik. Ama sadece sonu… Ella’nın sesiydi bu. Şarkının sonuydu. We say goodbye dedi Ella.

       Uzaklardan bir ıslık çaldı o an. Bidonlardan birisi alev aldı. Bir kalastan yola çıktı alevler. Zafere gelince diğer kalasa uzandı. Sırayla zincir şeklinde her bidon alevini çıkardı ortaya. Çıtır çıtır yanıyordu Zafer ortada. Çıplak, iğrenç bedeninin yanık kokusu ve sesi etrafı aydınlatıyor, çınlatıyordu. Isı yüzümüze dalga dalga vuruyor, gözlerimizi yakıyordu. Çatırdama ile kalaslar kırıldı ve daha büyük bir alevin habercisi oldu bu. Çukurun içi kozalaklarla doluydu ve benzin karışmıştı. Zafer’in bedeni içeride çatır çatır yanarken kimse müdahale edemedi. Bağırtıları Kaan’ı öldürürken verdiğim hazzın aynısını bahşediyordu bana. Bir müddet sonra sesi kesildi.

       Sonrasında ne mi oldu? Kül oldu Zafer. İz kalmadan herkesin gözü önünde canice ve vahşice yakılarak katledildi. Güldeniz korkuyla yüzüme baktı bağırırken o. Gencer olduğu yere çömeldi. Ben ise ayakta idim. Bu zafer bana bahşedilmişti. Ella bunu söylüyordu. Bu kişi beni her nasılsa biliyordu. Kaan’ı biliyordu. Beni yakın görmüştü kendisine. Kimdi bu? Sonrasında ise kafamda silah gibi patladı bir soru. Benim evdeki Berettalarım kiminleydi?

gölge – yayın 10

Kaçınılmaz Son

         Güleç yüzünü hiç bozmamaya çalşıyordu Tugay. Meslek alışkanlığı mı yoksa benimle yıllar öncesine dayanan sağlam temellere oturtulmuş dostluktan dolayı mı bilmiyorum. Ama iyi hissettirdiğini söyleyebilirim. En azından bu küçük hücreyi, bolca ziyaret edip bana içli nefret söylemleri yapan acılı amir Güldeniz’den daha iyi geliyordu. İşime de geliyordu aslında, Güldeniz’den nefret etmek iyi bir şey olmazdı. Acılı idi ama sebebi ben değildim. Yanlış adama çatıyordu. Bilmiyordu bir halt. İnanmıyordu da bana. Ama sınırlarımı zorluyordu. Duruşmadan bir gün önce yine geldi. Evet bugün. Elinde olsa sikimi koparıp ağzıma sokarmış, ceza evinden yırtsam dahi mesleği umurunda değilmiş öldürürmüş beni. Tek varlığını elinden almışım ben. Artık sevdiği kimse yokmuş. Benim yüzümden nefret bürümüş içini. Tabi ceza evi memurlarının yaltaklanması ile amire ziyaret saati sınırı yok. Üstelik ellerini yüzümde iyi kullabilecek potansiyeli var. Tam bu potansiyel gerçeğe dökülecek iken geldi Tugay da. Uzaklaştırdı onu. Etkili bir sesi vardı ve avukat olduğu için bunu kullanmaktan çekinmiyordu.

         Bu ortamın dağılmasının ardından o güleç yüz geldi. Yanıma oturdu.Bir paket sigara verdi. Açtık paketi içmeye başladık. Tugay konuşmaya başlamadan önce ben lafı aldım.

         “İnsan bir karton getirir oğlum bir paket ne?”

         “Kalmaya niyetlisin heralde. Karton sigara kötüdür.Kalma o kadar bu delikte.” Devam etti. “Ama açık konuşmak gerekirse boka batmış durumdasın. Saçlarından akıyor öyle düşün.”

         “Dostsun da bu kadar acı konuşma.”

         “Yiğit, bak abi. İnan bana elimden geleni yapıyorum dışarıda. Görgü tanığı olmamasını bana anlattıkların üzerinden değerlendirince bunu talihsizlik olarak görüyorum. Savcılık raporunda, polis bulgularında kısaca evdeki her araştırma sonucunda deliller seni işaret ediyor. Seni tanımasam, başkası olsa yerinde, gerçekten davayı bırakır idim. Ama şu an sana önerebileceğim en iyi şey, en azından bir şey çıkana kadar deyim, maalesef itiraf etmen. İndirim alma…”

         Kan beynim hücum etti. “Ne diyorsun oğlum? Ne itirafı? Ben yapmadım!”

         “Yiğit, seni dibine kadar savunurum kardeşim. Ama bir işe yaramaz. Kanunlar burada net ve inan bana anlattığını destekleyecek hiçbir şey yok. Ki ne olduğunu sen de bilmiyorsun. Kan testinde bir miktar difenhidramin çıktı. Uyku haplarında bulunur. Ama evde hap da yok. Kısacası hikayeni desteklemek için basit bir amatör katil oyunu oynadığını düşünüyor savcılık.”

         Ne yalan söyleyim bozuldum. Ama belli etmedim. Tugay sakince devam etti.

         “Bunu da lehe çevirecek bir dayanak yok. Savunma istiyorsan benden hala, peki kardeşim, sana ben inanıyorum, savunurum. Ama cezan çok ağır olur. İyi düşün. Yarın duruşmadan önce kararını bildir, sonrasında bir mucizeden başka çaren üzülerek söylüyorum ki yok.”

         İkimiz de gülmüyorduk artık. Tugay kalkmıştı. Eğildi bana doğru.

         “Sana bir soru soracağım. Ama bana yalan söylemeyeceksin. Anlaştık mı?”

         “Sor.”

         “Evindeki banyoda gizli bir silah dolabı bulundu. Ne demek bu?”

Silah dolabı bulundu. Silahlar değil…

         “Merakım başladı sadece. Dolabı yaptırdım ama silahları temin edecek yer bulamadım. O kadar uzağım. Biri gelirse yanlış anlamasın diye de oraya gizli bir bölme yaptırdım.”

         Yemiş miydi bunu Tugay? Yalan söyledim göz göre göre. Yemiş miydi?

         “Belirteyim. Polisleri çok etkiledi bu durum. Ciddi emek harcanmış çünkü. Zar zor bulundu. Ben bilirim silahla tabancayla işin olmaz ama bu da önemli bir etken.”

Yedi. Ama içindekiler nerede idi? Acaba o gelen birisi mi farketti? Bilmiyordum. Neyi düşünüp neye kafa yormam gerektiğini dahi bilmiyordum.

         Kaçınılmaz sona bir gece kalmıştı. Uyuyamadım…

         Sabah saat 14:30’da ceza evi nakil aracına alındım. Adliyeye getirildim. Duruşmaya girmeden önce Tugay’dan savunma yapmasını izledim. Umutsuzca baktı bana. Asık yüzü daha da asıldı ama gülümsemeyi becerdi sonunda. Eliyle tamam işareti yaptı. Sıra artık kaçınılmaz sondaydı.

         Duruşma salonuna ellerimde kelepçelerle girdim. Oturma sıralarında dikkatimi ilk Ender çekti. Tatsız ve sert bakışları beni görünce derinleşti. Hemen yanında Sinem güçlü görünmeye çalışıyordu. Sinem’in yanında Galina duruyordu. Ortalığı tanımaya çalışır haldeydi. Arayışta gibiydi. Akay hemen ardları sıra duruyordu. İfadesiz ve geceden kalma bir hali vardı. Gencer yoktu. Yanlarında değildi. Biraz daha göz gezdirdiğimde sanık sandalyesinin sol tarafında Güldeniz Amir’in yanında oturduğunu gördüm. Güldeniz nefretle yaşıyor gibiydi. Bakışları, bedeni… Ayakta durmak için enerjisini nefretten alıyordu.

         Duruşmaya geçildi. Yeminler edidi. Tarfaflar dinlenilmeye başlandı. Dakikalar hızla akarken savcının suçlamaları Tugay’ın savunmaları ile çarpışıyordu. Güldeniz bazen ayağa fırlıyor, laf söylüyor sonra hakim tarafından uyarılıyordu. Bu esnada Tugay’ı savunmaları yavaş yavaş çözünüyor şansım tükeniyordu. Son olarak hakim bana döndü.

         “Sanık Yiğit Yaver. Savunmana ekleyeceğin bir şey var mı?”

         Kendimden emin ama umutsuz bir sesle “Hayır, sayın hakim. Savunmam belirtildiği gibidir. Suçsuzum. Ben yapmadım.”

         Hakim, “karar için duruşmaya on beş dakika ara verilmiştir,” dedi.

         Hızla aktı on beş dakika. Kimseyle konuşturulmadım. Başım dik ilerledim. Tekrar salona alındım.

         Hakim bir müddet sonra ana konuya girdi.

         “Taraflar dinlendi. Karara varıldı. Türk Ceza Kanunu’nun …” Gözlerimi kapattım ve hayatımın sonunun ilanını dinlemeye başladım. Konuşmalar geçti. Suçlar sayıldı. “… yasaları gereği üç adet ağırlaştırılmış müebbet hapsine…”

         Kapı açıldı. Hakim durdu. Mübaşir elinde tanımlayamadığım bir siyah aletle hakimin önüne geldi ve aleti kürsüye bıraktı. İçinde kanıt olduğunu belirterek mahkemeye sundu. Herkes şaşkındı ve salonu bir uğultu kapladı. Hakim susturdu herkesi. Tape idi bu. Cihaz çalışmaya başladı. Gelen ses cızırtılı ve elektronik bir sesti.

         “Adın ne?”

         Korkudan net tabirle altına sıçmış bir ses yanıt verdi.

         “Zafer, Zafer Çiğil.”

         Elektronik kadın sesi devam etti. “Ne yaptın? Anlat.”

         Zafer sese cevap verdi bekletmeden.

         “Aydeniz Babaoğlan’ı ben öldürdüm. Ben yaptım.”

         Elektronik sesin emri netti. “En baştan! Anlat!”

         Zafer’in uzun soluklu cinayet itirafı başladı.

         “Aydeniz’in bana borcu vardı. Hap almıştı benden. Daimi müşterimdi. Ama borcunu son zamanında ödeyemez olmuştu. Ablası da para vermemeye başlamış heralde şüphelenmişti ondan. Bir gece beni aradı. ‘Bu gece paranı alacaksın ama bana kısa süre etkili uyku hapı bulman gerek’ dedi. Buluştuk akşam üstü hapı verdim. Beni arayacağını söyledi. Bir ev adresi verdi elime. Ben de başladım beklemeye.”

         Aradan nefesi kesiliyordu Zafer’in. Buram buram korku idi bu. Tanırdım bunu zevk verirdi bana.

         “Aradı beni. Pencereden içeri aldı sonra. Ne olur ne olmaz diye galoş giydim eve girerken ben de. Bir adam koltukta sızmış uyuyordu. Elinde eldiven vardı Aydeniz’in. Adamın cüzdanından beş yüz lira verdi. Aldım ben de. Aydeniz ‘aldın hadi git artık’ dedi. Ben de açgözlülük ettim daha vardır bunda dedim içimden. Eldiven takıp evi karıştırmaya başladım. Aydeniz engel olmaya çalıştı. Baktı engel olamayacak, ‘bari o kadar para aldın biraz yanında mal varsa ver’ dedi. İtekledim onu. Sinirlendi. Üstüme saldırdı. Ben de sinirlendim bunu bir odaya götürdüm. Meğer evin yatak odasıymış. Aydeniz’i bileklerinden tuttum. Uyuşturucusuzluktan çıldırmış olmalı idi. Çekici geldi bana da o hali. Debelenmeyi sürdürdü. O esnada hayalarıma vurdu. Bende sinirle saçlarından tuttum onu. Kaldırdım kafasını. Arka cebimden bıçağı çıkartıp boğazını kestim. Sinirden gözüm döndü. Vurdum bıçağı her yerine. Sonra da yatağa fırlattım. Bir müddet sonra kendime gelince, evdeki o adam öldürmüş süsü vermek için uğraştım. Eline bıçağı verdim. Terliklerini giyip yatak odasındaki kanlara basıp kanepeye yürümüş süsü verdim. Ben yaptım hepsini. Ben yaptım.”

         Zaferin sesi ağlamaya başladı. “Ne istiyorsun benden? Ne istiyorsun?”

         Elektronik ses bu kez mahkeme salonuna konuştu.

         “Zafer’i istiyorsanız elinizdeki masumu serbest bırakın. Asıl suçlu Zafer ve sizi Ankara Asri Mezarlığı’nda Aydeniz’in mezarının hemen ayakları ucunda bekliyor olacak.”

         Tekrar tekrar hatırladığım şey ise Tugay’ın savcıya attığı bakış ve arka taraflardan duyulan tiz bir “Hasss” nidasıydı. Sonra ne mi oldu? Canavar özgür kaldı ve mezarlığa hareket etti. İçinde bunu yapana müteşekkir olarak.

gölge – yayın 9

Gel Zaman Git Zaman

       “Gir la gir. Aşağıda kimse yok.”
“Tamam giriyorum şimdi. Sigara da aldım gelirken Kızılay’dan.”
“Helal lan. Demeyi unutmuştum sana ben. Gel de şu sınavların ertelenişini cilalayalım.”

       İki dakika sonra odaya bir elinde bilgisayar çantası, kafasında siyah beresi ve soğuktan iyiden iyiye sarkıta dönüşmüş siyah kirli sakallarının sakladığı gülme ile girdi Tugay.

       “Oğlum buz gibi lan dışarı. Dondum amına koyum.”
“Gel gel. Hani lan paket geberdim sigarasızlıktan.”

       Cebinden bir paket Lucky Strike çıkarttı ve bana fırlattı. Paket elime geçer gelmez nikotinsiz durmanın verdiği istekle parçalar gibi saldırdım ona. İçinden bir dal çıkardım. Pencereyi açtım. Dışarıda kar yağıyordu. Sigarayı yaktım ve ilk nefesi özlemle içime doğru çektim. Tugay odaya yerleşirken bir yandan laf yetiştiriyordu.

       “Lan Kızılay’dan gelene kadar dondum be. Zaten otobüs hınca hınç millet leş gibi. Soğukta ter kokusu heralde sadece bizim Beytepe otobüsünde oluyor.”
“Bir gün biz de kurtuluruz be 230’dan,” diye sigaramı keyifle içmeye devam ettim.
“Ya onu geçtim bir kız vardı yanımda tamam mı? Ya yol boyu ayakta telefonda bir oğlanla konuştu ama yarısı ‘aaay aşkooom tatlikoşsun sen biliyısın di miiiğ’ diğer yarısı da ‘sen nasıl faceten o kızı dürtersin’. Hadi konuş da kafa becerme. Acıdım telefondaki oğlana valla.”
“Hadi hadi boşver sen şimdi onları. Yürü Dota’ya. Hızlı hızlı hızlı.”
“Tamam lan şu eşofmanları bir giyeyim.”

       Sigaramı neredeyse yarılamıştım ki Tugay masaya geçmiş bilgisayarını kurmaya çoktan başlamıştı. Sohbete devam ettik.

       “Kızılay’da ne yapıyordun?”
“Bir işim vardı.”
“Sanki bilmiyoruz bak bak. Demiyor da ‘kardeş gitmezsem kan alırlar’! Bir işim vardı, diyor onun yerine. Bize de mi yedireceksin?”

       Gülerek karşılık verdi. “Ne yapayım mına koyum uğraşıyoruz işte. Hadi açıldı benim bilgisayar.”

       Saat gece 03.00’e geliyordu. Kapı çalındı. İkimiz de şaşırdık. Acaba çok mu sesimiz çıkmıştı ki. Gelen yurdun gece bekçisi idi. “Arkadaşlar odada sigara mı içiyorsunuz siz?” Görevlinin bu sorusu karşısında ne yapacağımı şaşırdım. Yurt odasında sigara içmek yasaktı. Tabi Tugay yurtta kaçak olduğu için kapının dışından görülmeyen bir yere hemen saklanmıştı ancak odanın kapısından içeride birinin olduğu rahatça anlaşılırdı. Çok fazla renk vermemeye çalışarak kısaca ve şaşkınlıkla “Yok abi. Niye ki?” diye sordum. Adam da gülerek, “Varsa bana da verir misiniz diye soracaktım dışarıdan gördüm de,” diyerek mat etti beni. “Abi öyle desene ya !” diye bir anda ağız değiştirip cana yakın görünmeye çalıştım. İşe de yaradı. O günden sonra yurt odasında istediğim zaman kimse bir şey demeden de rahat rahat tüttürdüm. Gelgelelim kapı kapandıktan sonra bizim Tugay odanın içinde gri pijamalarıyla adeta sonradan eklenme bir özellik kazanmış gibi örümcek adam olup duvara yapışmıştı. Yine örümcek sessizliğiyle;

       “Gitti mi?”
“Gitti gitti. Gel la adamın sigarası gelmiş piyango bize vurdu.”
“Oh be! Ben de yakalandık sandım.”
“Yok lan birşey olmaz burada. Bildiğin kendi içinde cumhuriyet burası. Kimse kimseyi de şikayet etmez. Adam aşağıdan görmüş insan gibi gelmiş sormuş. Ben de pasladım 3 dal. İstemedi ama gece geçmez. Yazık. Belki sonradan bize de bir yardımı dokunur.”
“He iyi yapmışın. Hadi başlatıyor rus kevaşeler.”

       En son o gece, daha doğrusu sabaha karşı son kez saate bakmıştım. Altıyı gösteriyordu. Tatlı bir uykunun zamanı idi. Yarınki ertelenen sınavların sonradan kıçımızda patlayacağını düşünmeden vurduk kafayı yattık.

       Saat öğleden sorna ikide uyanmama rağmen yataktan kalkmadım. Tugay karşıki yatakta uyuyordu. Uyanmasını bekledim. O esnada çocukluğumdan beri kullandığım -yani hatırladığım kadarıyla 5 6 yaşından beri- televizyonumu açtım. Sıra sıra geçtim spor programlarını. Geçen yıl ki felaketin ardından bu yıl Galatasaray çatır çatır top oynuyor şampiyonluğa gidiyordu. Haberler böyle güzel olunca çok da takılmadım Tugay’ın ne kadar uyuduğuna. Uyandığında saat dörttü. Herif alabildiğine on saat uyuma potansiyeline sahipti. Anlamadım bu özelliğini hiçbir zaman da.

       “Günaydın. Geceyi de çıkartsaydın aradan mına koyum!”
“Günaydın kardeş. Acıktım lan var mı bir şeyler ? ”
“Var. Yen ni?”
“Ya bir git şuradan. Dolapta en son peynir vardı. Ekmek de varsa ikimize bir tost basayım.”
“Var var. Hepsi dolapta. İstediğinden kullan.”
Bir yirmi dakika sonra iyice kendine geldi.

       “Akşam Ümit gelmeyecek kal istersen işin yoksa.”
“Olur valla şimdi odaya gidip yalnız kalmak da istemiyorum”
“Kal oğlum ne olacak? Bir markete gidelim ama dolapta bir şey yok.”
“Imı yiğiiiit bin hıstıyııııım. Bını ilgi gistiiiiir.”
“Ya senin allah cezanı vermesin. Tamam çıkma zaten sen İbo görmesin seni şimdi aşağıdadır.”
“Sülale boy cips alsana kola filan da al.”
“Tamam da çok üşendim.”

       Marketten odaya geldiğimde Tugay bilgisayarına kurulmuş vizelerine bakıyordu. Küçük çapta isyan halinde olduğunu nadir şekilde içtiği sigaranın hızlı nefeslerle çekilişinden anladım.

      “Ya ben bu karının ne istediğini anlamıyorum. Ulan ne istediysen yazdım. Bendini fıkrasına sıçayım daha ne istiyor vallahi derdi var bu kadının benimle.”
“Hayırdır oğlum olay ne?”
“Ya kardeş yok ya. Bu kadın beni geçirmeyecek de geçirmeyecek and içmiş. Ulan o kağıttan derya deniz savunma çıkar ama yok.”
“Git konuş oğlum niye atar yapıyorsun?”
“Ya konuşsam ne bok olacak bu bulur birşey. Anca bize savunma yapsın zaten. Bunun savunacağı adam para cezası yiyecekken ağırlaştırılmış müebbet yer. Öyle bir embesil öyle bir gerizekalı ama bize hocalık yapıyor.”
“Sıkma canını lan olur. Sen de mezun olursun.”
“Ya olurum da şimdi bizimkiler caz yapacak vay niye düşük aldın vay çalışmadın mı bilmem ne. Bir sürü laf anlatacağım sonra.”
“Geçer geçer. Ben sana şu durumun ilacını söyleyeyim mi?”
“Ne?”

      Umutla yüzüme baktı Tugay.

      “Bakışlarındaki umuda sokayım senin,” dedim, “Hadi Dota’ya.”

      Ondan sonraki bir kaç gün hayatımız o şekilde ilerledi. Uzun zaman geçti üstünden. Belki o benim kadar hatırlamaz belki de daha iyi hatırlar. Eğer buradan kurtulursam bunları daha detaylı konuşabilirdik. Ama şu anda işinde ve kariyerinde, zamanında derslerini başarıyla verememiş birisi olarak bence gayet iyi durumdaydı.

      “Hep de senin odanda toplanıyoruz,” dedi kapıda beni görür görmez durup. Sağındaki polise döndü. “Biraz yalnız bırakır mısın bizi memur kardeş?” Sesi emir verir gibiydi. Sanki onunla ikna etti. Sanırım eski arkadaşım beni kurtarmaya gelmişti. Eski bir albüm kapağında yazar gibi gelmişti ama. Tankla gelmişti. Muhtemelen Güldeniz’in duvarda kalan kurşun izinin benim üzerimde olmasını engellemek içindi.

gölge – yayın 8

8-Av ve Avcı

       Aşağıdaki polis arabasına bindirildim. Toplanmış kalabalık, ufak bir yerel haberci güruhu, kollarımda iki polis ve kırmızı mavi döner ışıklarıyla bir polis arabası. Etrafta bu gördüklerim bana hiçbir şey hissettirmiyordu. Sadece ince yağmur damlalarının altında binadan çıkıp polis arabasına doğru yürüyordum. Üstümde dün geceden kalma kanlı bir gömlek vardı. Etrafa bakmak gibi bir hezeyanda bulundum sonra. Şefika Abla elinde poşetlerle yavaş yavaş kalabalığın önüne gelip meraklı gözlerle ne olduğunu anlamaya çalıştı. Onu görünce başımı indirdim ve sadece yere baktım. Yürüdüğüm en uzun yollardan birisi oldu bu. Araca gelirken yediğim sıfatlar kafamın içinde yer etmişti. Kadına şiddet gösteren bir götveren de oldum. Anasının sıçtığı pezevengin teki de oldum. Benim gibilere idam cezası verilmeli, soykası kopasıca birisi de oldum. Deliğinde şişlenecek bir sıçan da oldum. Oldum da oldum. Ama hiçbirini hissetmedim hiçbirisi değildim. Sadece kendisini neyin devirdiğini bilmeyen yalnız bir adam oldum.

       Arabaya bindiğimde anlam veremediğim dinginliğimle ellerimi önüme koyup neler gelişeceğini beklemeye başladım. Yanımdaki polis memurları bir cani ile uğraştıklarını düşünüyorlardı. Bir kadın katili ile. Bu suratlarındaki ifadesizlikler onların eseri miydi? Camdaki, etrafındakilerin çokluğu ile gaza gelmiş namus bekçisi güruh bu yüzden mi bana saldırıyordu? Uzun zaman fırçalanmamış dişler, kirli sakallar, hafif dökülmüş saçlı bu tecavüzcü görünümlü semt delikanlıları mı namus bekçiliği yapıyordu? Elimden geldiğince çok yüz kaydettim aklıma. Unutamadıklarımla tekrar görüşecektim. En azından bu işten kurtulabilirsem.

       Muhtemelen yolumuz emniyete gidiyordu ve son durak -en azından şimdilk- nezarethane idi. Varacağımız yere gelince arabadan indirildim. Burada pek kalabalık yoktu. Sadece haber peşinde koşan ve özellikle yüzümü yakalamaya çalışan haberciler vardı. Muhtemelen ülkeye benim ve benim gibilerin ne kadar şerefsiz, alçak, namussuz olduğumu tekrar tekrar ifşa edip üzüntülerini bildireceklerdi. Kim bilir? Belki ülkede bu kadar kadın cinayeti, tecavüz ve kadınlarla ilgili cinsiyetçi sansasyonlar varken benim yaptığım -aslında yapmadığım- şey halkta çok etki yaratmazdı. Bu düşüncelerle ve polislerle emniyet binasına girdik. O vakte kadar arkadaşlarıma bu durumu nasıl anlatacağımı ne diyeceğimi bilemedim. Uzun koridorlar bitmek bilmedi. Maviye boyanmış kısmen beyaz içeren bu duvarlar olduklarından daha soğuk görünüyorlarmış onu fark ettim.

       O filmlerde gördüğümüz demir parmaklıklar ardındaki tahta koltuklardan birisine oturdum. Beni herkesten ayrılmış bir bölmeye tek koymuşlardı. Neydi bu? Kurtların arasına salınmaması gereken bir kuzu gibi davranılması bana koysa da şu an buna dikkatimi veremedim. Bir saat geçti aradan… Bir yıl gibi geçen bir saat…

       Kapıda Gencer göründü sonra. Belli ki uyandığı gibi yataktan apar topar çıkmıştı. Saçındaki dağınıklıktan gözlerindeki ayıkmamışlıktan bu belliydi. Yavaşça yürüdü içeri. Yerimden kalktım onu karşılamak için. Artık parmaklıkların ardında yüzyüze idik.

       “Ben yapmadım. Uyandığımda…” Lafım kesildi.
“Biliyorum sen yapmadın ama sakin ol. Emniyete gelir gelmez buraya geldim. Seni bir kaç saate sorguya alacaklar. Ne olduysa anlat tamam mı? Herhangi birşeyi gizleme.” Gencer’in sesi her zamankinden daha endişeli idi. Devam etti. “Eğer izin verirlerse sorgunu bizzat ben yapacağım. Kurbanın adı ne?”
“Aydeniz.”
“Soyadı yok mu oğlum?”
“Babaoğlan.. Aydeniz Babaoğlan.”
“Hassiktir! İnşallah tanıdık değildir.”
“Kiminle tanıdık değildir?” Sanki sorum ağzıma tıkıldı. Nezaretin kapısı aralandı. Gelen iki memur Gencer’in yanından geçip beni tuttular. “Nereye?” diye sordum. Sorgu odasına gittiğimizi söylediler. Gencer şaşırmıştı. Bu kadar erken sorgulanmamı beklemiyordu. O da arkamızdan takip etmeye başladı. Sonrasında bir sorgu odasına geldim. Gencer “Geleceğim merak etme” diyerek hızla uzaklaştı bir anda. Yine yalnız kalmıştım. Ufak kafes gibi bir odaya sokuldum. Beni bekleyen tek sandalyeye oturtuldum. Tek elim ise masaya kelepçelendi. “Bekle” dediler bana. “Birazdan sorgun için amir gelecek.”

        İçimden amiri elleri kocaman, keskin tarafından kan damlayan bir cellat olarak hayal ettim. Sonra gözlerimi kapatıp kurtulmaya çalıştım bu düşünceden. Kapı açıldı. Sanki açılmak istemez gibi açıldı. Üstü takım elbiseli bir kadın içeri girdi. Tanıyordum bu kadını. Cinayet büro amiri. Ama niye böyle bitkin durmaktaydı. “Hafta sonu beni niye oyalıyorsun bakışı değildi bu. Hem işi ne olabilirdi ki bugün burada? Kapının ardında bir anlık Gencer’in kafası göründü. Sadece bir saniyelik ve sonra kapı kapandı.

        Bu bitkin görünüşü acınası bir hal almaya başladı kadının. Yanıma geldikçe yerimde sabit durup bedenimi geri çekmemeye çalıştım. Masaya eğildi. Ellerimin kilidini açtı. “Anlat” dedi. “Neyi anlatayım ben bir şey yapmadım,” dedim. “Anlat.” diye tekrarladı emrini daha vakur bir sesle. “Uyandığımda o haldeydi ben bir şey yapmadım,” dedim. Dışarı çıktı sonra amir. Geri geldi 10 saniye sonra. Belinden tabancanın çekilme sesini duydum. Başıma doğru. Sertçe atan şakaklarıma dayadı. “Anlat lan!” dedi ses bu kez bağırarak. Sakinliğimi korumaya çalıştım. Derin bir nefes aldım.

“O gün Aydeniz beni aradı. Ablasının olmadığını evde sıkıldığını ve benimle beraber vakit geçirmek istediğini söyledi. Kabul ettim. Dışarıda yemek yedik. Sonra benim evime geçtik bir kaç malzeme alıp. Film izleyecektik ancak film izlerken uyuyakalmışım ben koltukta. Son hatırladığım bu. Uyandığımda ise elimde bir bıçak vardı ve yatak odamda Aydeniz o haldeydi. Yemin ederim ben bir şey yapmadım. Hatırlamıyorum hiçbir şey.”

        Anlatmıştım ne olduysa. Ama silahın emniyeti kapatılmıştı. Duydum o sesi. Namlunun ucunda idim. Niye ölen birisi için mesleğini tehlikeye atardı ki bir amir? Bu gördüğü kaçıncı cinayetti belki.

Sesi acı doluydu konuşmaya başladığında. “Senin azılı bir manyaktan hiçbir farkın yok. Önce kızı kendinden geçirdin sonra sana karşı koymaya çalışınca onu öldürdün. Böyle de bir hikaye buldun kendi kendine. Yemin ediyorum seni cehennemin dibine göndereceğim sana yemin ediyorum. Niye yaptın bunu? Neden? Ne yaptı sana? Ne kötülüğünü gördün?” Artık ağlıyordu apaçık. Bunca cinayete alışkın amir ağlıyordu. Kadındı da etkilenmiş miydi? Sanmıyorum. O maskülen tavır sadece bir kurmaca olamazdı. Kafamdan silahını çekti. “Ayağa kalk.” Döndüm yüzüne baktım. Gözleri kızarmış ve yaşlıydı. “Ayağa kalk dedim sana!” diye emretti. Dediğini yaptım çünkü apaçık delirmiş gözüküyordu. “Duvara yaslan yüzüme bak!” diye verdi emrini bu kez. Yüzüne bakarak duvara geçtim. Hala elinde duruyordu tabancası. “Sen bir kadın katilisin ve benim biricik kuzumu, canımı, hayatımı,kardeşimi katlettin. İntikamını alacağım senden,” dedi ve silahı yüzüme doğrulttu. Kalp atışlarım artık odada yankılanacak hale gelmişti. Boğazımdan geçen yutkunma son yutkunmam olacak idi. Sonum böyle olmamalıydı. “Dur bir dinle ben yapmadım! Sana yemin ederim ben yapmadım. Masum birisini vuracaksın. Araştırmadan dinlemeden. Sana yemin ederim ben yapmadım.”

       Kapı açıldı bir anda. Gencer odaya daldı. “Güldeniz Amirim yapmayın!”

       Bu kez silah Gencer’e döndü. “Sen karışma.” Bu emir Gencer’i pek alıkoymadı belli ki. Gencer yaklaşmaya başladı ellerini açarak. “Amirim sakin olun prosedür bu değil. Şimdi sizin hakkınızda suç duyurusunda bulunmadan silahı belinize koyun ve prosedürüne uygun yapalım.”

       “Arkadaşın bir katil, bir cani Gencer Amirim,” dedi Güldeniz. Silah tekrar bana döndü. “Umarım cehennemde cayır cayır yanarsın.”

Duyduğum son ses küçücük odada yankılanan bir patlama sesi oldu.

gölge – yayın 7

7

Uyanış

        İki gün sonra bir cuma günü öğlen vakti telefon çaldı. Arayan Aydeniz idi. İçimde bir kıpırtı hissettim yine istemsizce. Telefonu açtım.

       “Efendim kiminle görüşüyorum?”
“Yani kızım seninle geçiciyim demenin başka yolu mu bu?
“Yok ya konuşmaya renkli başlama çabaları diyelim.”
“Hıı, anladım. Senden ses çıkmayınca ben arayım dedim.”

       Bir utanç duygusu bedenimi kaplamıştı. Sonra gerçekten arayanın uzundur ben olmadığımı anladım. Hemen bir bahane bulma çabasına girip konuşmayı devam ettirdim.

       “Ya haklısın, ama inan yeni işleri kovalamaktan kafamı normal yaşantıma veremedim. Nasıl kendimi affettirebilirim?”
“O zaman işte sana fırsat. Bu akşam ablam şehir dışına seminere çıkacak. E ben de pek yalnız kalmak istemiyorum.”

       Bu davet için beklentide olduğumu sanmıyordum ama konuşmanın nereye gideceği beni şimdiden sabırsızlığa iteklemişti. Böyle hissederken Aydeniz konuşmasını devam ettirdi.

       “Akşam beni bir yemeğe çıkartırsın artık.”
“Bir saniye. Senin bence telafi etmen gerekirdi son gidişinden önce,” diyerek üstünlüğü ele geçirdim bir anda.
“Aa, doğru unuttum ben onu. Haklısın ya. O zaman aynı yerde saat yedide buluşalım mı? Yemek filan yeriz.”

       Tabi ki bu teklifi geri çevirmeyecektim.

       “Zaman çok değişti be,” dedim. “Artık kızlar teklif etmeye başlamış. Eh hadi kabul edeyim bari çok yokuşa sürmeden.” Aydeniz telefonda minik bir kahkahadan sonra “Değerlendir bunları bak başkası olsa yapmam,” dedi.
“Kendimi de özel hissettim artık mutlu mutlu çalışabilirim,” diyerek beklediği bir karşılığı verdim belki de.”

       O gün saatin ilerlemeyesi tuttu. Saniyeler saniyeliğinden vazgeçti farklı role büründü. Ama sonunda o vakit gelirken aracımı yine B&C’ye sürdüm. Bu defa ben önce gittim. Ben vardıktan yirmi dakika sonra yani saat tam yedide geldi Aydeniz. Bu defa daha bakımlı daha derli toplu gelmişti. Üstünde ağır olmayan ama sade de denilemeyecek bir makyaj vardı. Saçlarını düzgünce topuz yapılmıştı ve etrafı arayan gözlerle içeriye girdi. Beni gördü. Ayağa kalktım ve geldiğinde küçük bir yanak yanağa temastan sonra sandalyesine oturttum onu. Çantasını yanına koydu ve sohbete giriştik. Ufak bir “Nasılsın?” ve “İşler nasıl?” muhabbetinden sonra Aydeniz’e geçen defa ayrılış sebebini sordum. O da bana Kaan’ı nasıl bulduğunu anlattı. Kaan’ı diyorum çünkü biliyordum Kaan’ın cesedine gittiğini. Ürkütmüştü Kaan onu. İster istemez de gülümsetti bu durum beni. Mesleğindeki toy gazeteci kızımız bu durumdan etkilenmişti. “Korkunç” ve “temiz” sıfatlarından sonra sıra yemekleri söylemeye geldi. Tercihini tereyağlı et çeşidi yemekten yapan Aydeniz’e ben de peynirli bir tavuk yemeğiyle eşlik ettim. Sohbet sonrasında eski koyuluğunda olmadı. Belli ki çekinceler paylaşıyorduk ama bir yandan da bu çekincelerin sadece kendime has olması gerektiğini düşünüyordum. Çünkü lise dönemimizden kalma “Merve’lere gidiyoruz,” klişesi bu kez bana karşı “Ablam seminere gidiyor,” olarak değiştirilmiş idi. Ne yapmam gerektiğini bilememekte hakkım vardı. Ama bunu Aydeniz umursamadan susuyordu. Bakıyordu. Bazen bakışlarını yakaladığımda saçma sapan bir sohbet açıyordum. Sonunda aklıma ablasını sormak geldi.

       “Ablan ne işle uğraşır ne yapar? Ailenden hiç bahsetmedin. Eğer özel değilse dinlemek isterim.”

       Bu soru karşısında Aydeniz masada doğrulmuştu. İyice yaklaştı masanın üzerine eğilerek. “Sana bir sır vereyim mi?”

       “Ver.” Sesim meraklanmıştı.
“Benim ablam var ya. Bir dedektif.”
“Nasıl yani?”
“Sherlock Holmes, Hercule Poirot. Bunlar gibi. Dedektif.”

       İster istemez kıllandım. Benim gibi bir adamın bir dedektifin kardeşi hem de gazeteci bir kardeşiyle bu tip konularda beraber olması sıkıntı yaratabilirdi. Bu düşüncemi sanki okumuş gibi davrandı Aydeniz. Devam etti konuşmaya ve cilveli bir şekilde, “Ne oldu korktun mu?” dedi.

       “Yoo, korkmadım niye korkayım ki?
“Korkma zaten. Dedektif dediysek de biraz abartmış olabilirim. Kendi halinde bir araştırmacı aslında böyle ilginç senaryoları kovalar filan.”
“Gazeteci mi?”
“Hayır. Ama hukuksal üstünlüğü biraz daha ekstraları olan bir meslek gazeteciliğe göre.”
“Polis mi o zaman?”
“Değil. Dedektif. Kötü adamları takip ediyor filan.”
“Dalga geçmesen. Ciddi soruyorum.” Sesimde şakayla karışık ciddiyeti farketti ve dalgacı bir tavır sergiledi.
“Peki ciddileşiyorum. Öhöm… Benim ablam aslında…”
“Yemekleriniz geldi efendim!”

       Garson mükemmel bir yerde bölmüştü. İstese bu kadar güzel bölemez. İşin ilginç tarafı Aydeniz yemeğin gelmesiyle beni unutmuş ve yemeğe gömülmüştü. Sonrasında ise bu kadar iştahlı yiyen bir kadının yemek yemesini bölmek bana pek akıl karı gelmedi. Ben de yemeğime başladım ve konu orada kapandı. Muhtemelen bu kızı arkadaşlarım görse derdi ki , “aynı senin kız versiyonun, senin gibi yemek yiyor, hiç etrafına bakmıyor ve yemek yerken başka şeye dikkat etmiyor.” Haklı da olurlardı. Yemek yerken hiç bana dikkat etmedi. Hiç hem de. Yemekler bitti. Hesap ödendi. İş kilit noktaya geldi. Buradan sonra ne yapılacaktı. Daha doğrusu ben bunu nasıl soracaktım. Sanırım Aydeniz’e de aynı çekince yerleşmiş olmalı ki ona da bir sessizlik çöktü. Sonra cesaretimi topladım. O zor soruyu sordum.

       “Şimdi plan program ne?”
“Ya açıkçası ben şöyle hayal ettim. Yarın haftasonu iki üç bira alırız kendimiz için. İşte cips filan. Sende güzel filmler vardır diye tahmin ediyorum. Sana gideriz. Ama sarkıntılık yapmaya kalkışırsan valla oyarım.”
Son cümledeki işveli şaka aslında ciddiyetten uzaktı. Kabul ettim teklifini. Biraları aldık. Araçtan indik ve apartmanın kapısından girdik.

       Anahtarlarla evin kapısını açtıktan sonra Aydeniz ayakkabıları çıkartıp çok sıkıştım diye tuvalete koşmayı denedi ama yarı yolda durup tuvaleti göstermemi bekledi. Sonra o gidince ben de neredeyse yeni sayılan “L” biçimi koltuğumu düzenledim. Uygun bir film seçtim ve onu televizyona yansıttım. Aydeniz de çok gecikmeden gelmişti. Mutfağa geçti. “Hadi ben biraları getireceğim sen de hazırla filmi,” dedi. Elinde iki şişe bira ile geldi ve birini önüme koydu. Diğerini ise elinde tutuyordu. Yanıma oturdu. Birazcık sokulgan bir şekilde. Birasını yudumlamaya başladı. Cesaretine ise şaşkınlıkla şahit oluyordum. “Başlatıyorum tamamsan,” dedim. Onay verdi ve film başladı.

       Gaspar Noé yönetmenliğinde Irréversible filmi olmuştu seçimim. Dikkatimi tamamen filme vermeye çalıştım. Biramdan soğuk soğuk yudumlamak belki de hararetimi alıyordu o yüzden biraz hızlı içtim sanırım. Tek biradan bir şey olmazdı ama daha filmin onbeşince dakikasında biraz başım dönmüştü. Tam ikinci birayı almak için kalktığımda Aydeniz ayağa kalkıp, ” Bekle ben getiririm cips getireceğim zaten,” diye içeri girdi. Geldiğinde cips tabağı doldu ve ben ikinci biramı yudumlamaya başladım. İkinci biranın yarısına geldiğimde ise artık başım kontrolünü kaybetmiş halde dönüyordu. Başımı Aydeniz’e doğru yaslamaya çalıştım. Son hatırladığım şey “Aydeniz ben iyi değilim galiba,” oldu.

       Bir masada yatıyordum. Sırtımdan vuran soğuk bedenimdeki çıplaklığı ele geçirmişti. Gözlerim kapalıydı ama etrafı görebiliyordum göz kapaklarımın içinden. Bulanık yüzler etrafımda toplanmış beni inceliyorlardı. Bakışlar masadan daha soğuk daha inciticiydi. Beyaz ışığın altında bir sürü el bana doğru uzanıyor ama dokunamıyor gibiydi. Felçli gibiydim hareket edemiyordum. Sesim çıkmıyor boğazımda bağırtılar soluk bir yutkunma olarak kalıyordu. Eller uzanırken uzaktan bir kadının bana doğru yaklaştığını gördüm ayaklarımın arasından. Adım adım topuklarını yere vura vura bana yaklaştı. Kulaklarımı zangırdatan bu topuk sesi ayaklarımın ucuna kadar geldi. Durdu. Bir el ayağıma dokundu. Sıcaktı. Ateş ve enerji veriyordu bedenime. El, ayak parmaklarımdan yukarı tırmanmaya başladı hafif bir dokunuşla. Kademe kademe her ilerleyiş ile vücudum bu sıcaklığa alışıyordu. Önce dizlerime, sonra uyluğuma ve kasıklarımın içinden belime gelmişti. Göğüslerime tırmandıkça ısı artıyordu. Boynuma ilerledi bir müddet orada kaldı. Sonra diğer yandan masanın üstüne çıktı. Boynumu okşayan eller bana rahatlık vermişti. O rahatlıkla kendimi bıraktım. Zararsızdı. Eller bir anda soğumaya ve boğazımı sıkmaya başladı. Gittikçe gırtlağıma sarılan bu ellere sahip yüz bir anda değişmeye kısa dalgalı saçlı bir erkeğe dönüşmeye başladı. Daha da fazla sıkıyordu her saniye. Ellerimi debelenmek için vuramıyordum bile. Artık ciğerlerim de debelenmeyi bıraktı. Ve kendimi gecenin ortasında derin ve güçlü bir nefesle ter içinde yastıktan kalkarken buldum.

       Uyandığımda ise içinde bulduğum hal dehşet vericiydi. Elimde nereden geldiğini bilmediğim ve çeliğinde kan olan bir bıçak durmaktaydı. Tam elime oturtulmuştu. Sağ elime. Uyuduğumu bilmesem ben kullandım diyebilirdim ama nasıl olmuştu bu? Kan, bıçaktan kıyafetime bulaşmış ve koltuğa akmıştı. Yerlerde kan damlaları vardı. Artık kurumaya yakın ve loş ışık altında yatak odasını işaret eden bir iz gibi duruyorlardı. Yerimden bir miktar tereddüt ve panik halinde kalktım. Bıçak ise elimde her tehlikeye karşı sıkı sıkı duruyordu. Yatak odamın kapısını yavaş ve sessizce araladım. Yatakta boyuna uzanmış durumda bir siluet vardı. Işığı açtım. Sonrasında ise açmamayı diledim. Aydeniz üzerinde kıyafetleri ile kanlar içinde yatıyordu. Yatak tamamen kan revan içindeydi. Yatak odası bir mezbahane olarak kullanılmıştı. Bir insan mezbahanesi. Çünkü Aydeniz’e biraz daha yaklaştıkça bir hayvan gibi boğazlandığını farkettim. Derince kesilmişti boğazı. Yerler, yatak, aynalı dolap ve duvarların bazı yerleri şerit halinde kana bulanmıştı. Ben ise ne yapacağımı bilmiyor, ilk kez korkuyordum.

gölge – yayın 6

6

Eksik Parça

       Hepimiz kendimize yaslanacak bir yer bulmuş Esenboğa’nın dış hatlar çıkış kapısının önünde duruyorduk. Akay “ben içeri geçiyorum lan yoruldum, zaten fosur fosur sigara içiyorsunuz” diyerek isyankar bir şekilde x-ray cihazına doğru ilerledi. Daha Rusya’dan gelecek uçağın inmesine 20 dakika kadar bir müddet vardı. Saat akşam yirmi ikiye yaklaşmasına rağmen beklenmedik bir kuru kalabalık vardı.

       “Çakmağını versene benimki cebimde değil, arabada kaldı heralde.”

       Ender’e çakmağımı uzattıktan sonra Gencer girdi.

       “Yanında herifin kız kardeşi de varmış. ” Gencer ve Ender bakıştıktan sonra konuşma sırası bendeydi heralde diyerek lafa başladım. Açıkçası düşündüğüm şeyler için de güzel fırsat oldu bu.

       “Aynen, kız mecbur kaldı. Yazık oğlum deli doluydu bu kız be. Hatırlıyor musunuz lan sürekli bir yerde fotoğrafımız olurdu sayesinde. Kaç yıl geçti üstünden? Kız mutluluğu orada buldu dedik orada da herif öldü. Neyse gelince bir şey demeyin de şimdi zaten moralsizdir bir de biz mal gibi suratına bakmayalım. Akşam Akay’da kalacaklar değil mi?”

Ender yanıtladı.

        “Akay’da kalacaklar da önce bir yemek yiyelim buradan gidip bir an önce. Zaten şimdi aç gelirler bir de ben bilirim Sinem’i şimdi onu sofraya oturt sabaha kadar kalkmaz deli gibi özlemiştir ve tabi ki kardeşiniz Ender bunu düşündü ve ve ve tahmin edin nereye gidiyoruz?”

       İkimiz aynı anda “Kebapçı Cengo” diye bağırdık ve sonra insanların bakışları arasında üçümüz birbirimizi tebrik eder gibi saçma sapan sarıldık. Eski güzel günler geri dönecek miydi acaba eksik parçamız da gelince. Bu sarılma sadece bir provaydı belki de. Diğer yandan bu akşam karnımız doyacaktı. Gencer havaya girmiş olacak ki “Lan bir dal da bana paslanıza.” diyerek Ender’in sert bakışları arasında paketinde kalan son iki daldan birisine uzandı. Ender elini önde sabit tutup diliyle bakışlarını tercüme etti. “Allah belanı versin ancak sigaram kalmadığında otlanın amına koyum bir gün de gelip kardeşim al buyur bir paket benden demeyin.” Gencer kafasını kaldırıp Ender’e gülerek “Aşkolsun lan bir sigaranın lafını mı yapıyorsun?” dedi. Bunun ardından, Ender hemen yüzüne o yavşak sırıtışını verip “Kardeşim ayıp ediyorsun olur mu köpeğin olsun.” dedikten sonra bir anda sessizce ama Gencer’e duyuracak şekilde “Gavat.” diye seslendi. Gülüşmelerden sonra içeri girme faslı gelmişti. Gencer de sigarasını içtikten -bize göre mundar ettikten- sonra içeri girdik. Ekrana bakarak uçağın inişini beklemeye başladık.

       Dakikalar dakikaları kovaladı ve Sinem yanında küçümen bir kızla kapıdan göründü. Adım adım bize doğru geliyorlardı. Çıkış kapısından dışarı çıktıktan itibaren Sinem ve Ender birbirlerine koşarcasına yürüdü ve dolu dolu bir sarılma gerçekleştirdiler. Sinem’in yanındaki küçümen kız etrafa dikkatli gözlerle bakmakla yetindi. Hissettirmeden izlemeye başladım onu. Çünkü bu dikkat yabancı bir yere gelmiş olma dikkati değildi. Gözleri bir şeyler arıyordu. Kendi kendime kuruntu yaptığımı düşünmek istedim. Sarılma sırası bendeydi. Sinem son harfleri uzatarak teker teker adlarımızı söyleyip sarılmıştı bize ve aynı uygulama bana da yapıldı. Yüzü uzaktan canlı olsa da, yakından, ciddi anlamda sıkıntılara maruz kalmış ama bunlardan kurtulmuş bir lahit gibi duruyordu. O ise bize içinde kalan pırıltılı sevinçlerinden göstermeye devam ediyordu. Yanındaki küçümen kız herkesle tokalaşmıştı. Yine en son ben onunla tokalaşmıştım ve elini tuttuğumda küçümen bir kızdan beklenmeyecek bir şekilde sıkmıştı ve göz göze geldiğimizde ikimizin gözbebekleri bir kalkan gibi çarpışmıştı. Bu kızda gizli bir şey olduğunu altıncı hissim artık bağırıyordu. Tokalaşma faslı bittiğinde konuşmalarıma dikkat etmem gerektiğini anladım. Kendimi güvende hissetmiyordum. Herkes normal ama ben değildim ve normal olmayanı normalden ayırmayı kendimden biliyordum. Şimdi yüzünde tatlı ince bir tebessüm olan bu küçümen rus kızı aslında içerde başka birisi idi. Tebessümü ise sadece dişlerini saklamak içindi. Sinem kızı tanıtmaya hazırlandı.

       “Gençler Galina’ya merhaba deyin. Vasilyev’in kız kardeşi ve bana da bıraktığı emanet. Dikkat edin çok zekidir. Galina tanıştın mı sen de benim arkadaşlarımla?” Sinem her zaman herkese olduğu gibi sevecendi. Galina ise onu taklit etmeye çalıştı ve bozuk bir aksanla;

       “Evet, Sinem Abla tanıştım hepsiyle.”

       “İyi bakalım hadi nereye gidiyoruz ne ısmarlıyorsunuz bana?”

       Ender , “Ya kızım o kadar Rusya’da kaldın ama şunu Rusça değil de Karadenizli gibi söyle be.” Duyduğumuz ses eksiği tamamlamıştı.

      “Nereye gidiyoz ne ısmarlıyonuz bana hadi bagayum gidelum bari.” Gülüşmelerle çıktık alandan.

       Akay’ın karavanında herkes konuşurken ben dikkatimi Galina’ya verdim. Ama o hiç konuşmadı gece soru sorulmadığı sürece. Tıkanana kadar yedik hesabı da Ender’e yükledik.

       Gecenin sonunda parçalar yerine oturmuştu eksiksiz bir şekilde lakin bir sorun vardı. O da bu parçalarda kimsenin farkedemediği bir çıkıntıydı. Sonrasında ise bu çıkıntı elini içinde bulunduğumuz yapbozun üstünde gezdirenlerin parmağına batıp kanatacaktı.

Ertesi gün tekrar toparlanmak için Sinem’in baskıları iş gördü. Bu defa benim evimde herkesi çaya davet etmek zorunda kaldım diyebilirim. Ender muhtemelen dağınık evi dolayısıyla bizi davet etmedi ya da buna çekindi. Öte yandan Akay’ın süperlüks dairesi o gün ailesi tarafından işgal edilecekti. Gencer ise muhtemelen akşam kendisine ve Birsel’e ekstra iş çıkmasın diye pek gönüllü olmadı bu işe. E yeni gelen misafirin de evine gidilmeyeceğinden iş bana kaldı. Yenimahalle’de çok da büyük olmayan zemin kat daireme herkesi davet etmek bana düşmüştü. Görüntüde pek büyükçe olmasa da balkon hepimizi ağırlamaya yetecek kadar büyüktü. Şefika Abla’ya ufak bir iki hazırlıkta bulunması için ricada bulunmuştum ki sağolsun kırmadı. Ancak muhtemelen ertesi gün dağınık bir balkon bulacağını bilerek küçük homurtular çıkardı. Akşamına varırken Ender telefonla beni aradı.

       “Alo n’aptın?”

       “İyidir işteyim. Sende durumlar ne?”

       “İyi ben de. Akşam Sinem’i ben alacağım da kaçta gelelim?”

       “Sekiz gibi filan gelin işte. Ekstra bir şey yok.”

       “Tamamdır.”

       Telefonu kapatırken, evde, Şefika Abla’nın bile bulamayacağı gizli arkadaşlarımın yerini kontrol etmek için işten erken çıktım. Orası iyice gizlenmiş ve profesyonel bir araştırma dışında bulunamayacak şekilde kamufle edilmişti. Tabi ki yatak altında değildi burası. Annemin portresinin arkasında da değildi elbette. Buralar ilk başta bakılacak yerlerdi başıma herhangi bir iş geldiğinde. Burası banyodaki gömme dolabın içinde fayans kaplanmış gizli bir bölmeydi ve sadece telefonumdan girilen özel bir şifre ile açılıyordu. Bizzat bunu uğraşarak ben yapmıştım. Açıkçası kimsenin de bu şifreyi bilerek gireceğini düşünmediğimden sadece bana özel idi orası. Hoş, yeri bile kim bilebilirdi ki. Tüm kontrollerimi yaptıktan sonra ev misafirleri ağırlamaya hazırdı. Saat sekize beş vardı ki kapı çaldı. Birsel önde Gencer arkada kapıda idiler. Birsel elinde bir kek kalıbı tutmaktaydı ve Gencer de elinde bir poşetle duruyordu. “Hoşgeldiniz” diyerek elimden geldiğince tüm candanlığımı takınmaya çalıştım. Özellikle Birsel’e karşı bunu yapmam lazımdı. Açıkçası Gencer’den her zaman daha gözü açık gelirdi. Bu yüzden daha iyi polis olacağını da düşünürdüm sıra sıra. Sonuç olarak o da bir kadındı. Gencer’le de kapıda tokalaşıp yanak yanağa verdik. Aslında onların ilk gelmesi iyi olmuştu. Sahneden kalkan eserim acaba hala etkili miydi onlar üzerinde yoksa sıradan bir cinayet mi olmuştu? Bunu öğrenmek istiyordum içten içe. Kapıda Birsel’e kek için teşekkür ederken Gencer’den de poşeti aldım. Onlara balkonu gösterip “Şöyle geçin lütfen?” diyerek ardları sıra eşlik ettim. Balkonda sandalyeler ve sehpa hazırdı. “Siz oturun şunları bırakıp geleyim” dedikten sonra elimi boşaltıp yanlarına döndüm. “E nasılsınız gençler iş güç nasıl?” diyerek klasik bir başlangıç yaptım. Gencer, “iyi işte ya iş güç sende haberler asıl,” deyince “Ne haberi oğlum aynı tas aynı hamam,” diye geçiştiriverdim. Bu lafın ağzıma oturduğunu hissettim. Aynı sohbet Birsel’le de geçtikten sonra eleştirileri alma vaktim gelmişti ama açıkçası bir sürprizle karşılacağımı bilmiyordum. Gerçek anlamda sürprizden bahsediyorum. Gencer birazcık çekinerek lafına başladı.

       “Yiğit sana bir şey soracağım. Ama beni yanlış anlama tamam mı? Bugün biz buraya biraz da bu soruyu sormak için geldik.”

Birsel’in boynu eğilir gibi oldu sonra gözlerini kaldırıp bana baktı. İncelenme başlamıştı. Bu kez bu kadın Gencer yerine beni inceleyecekti. Gencer devam etti.

       “Bu Kaan Cankanat var ya hani…” diye girdi. Yapay heyecanımı tetikledi bu cümle demek isterdim ama istemsizce heyecanlandım. Lakin yakalanma korkusu ile değil. Bilakis eserimin etkilerini dinleyeceğim düşüncesi ile…

       “Evet. Şu ölü doktor. Süper cerrah…” Dalga geçme tonum Gencer’in yüzünde anlamsız bir gülümsemeye sebep olmuştu. Konuşmaya devam etti.

       “He o işte. Adamı araştırırken gittiği okullara baktık. Ama biraz fazla baktık çocukluğuna indik.” Gülümseme devam etti. “Adam Adana Anadolu Lisesi’nden mezun olmuş. Sen de sanki oradan olduğunu söylemiştin. Mezuniyet yılın ne senin?”

       Ciddi anlamda şok etkisi yaratmış olan bu sorunun, böyle damdan düşer gibi sorulmasını beklemiyordum. Eserimle ilgili doğal heyecanım burada kendini bir yapaylık silsilesine bıraktı. Bir müddet beklediğimi farkettiğimde hızlıca cevap verdim.

       “2010. Niye ki ? Tanıyor muymuşum?”

Çok yanlış bir söz söylediğimi farkettim. Bugün, bu hafta, bu ay, belki bu yıl söylediğim en kötü cümleydi bu.

       “Tanıdığını nereden çıkardın ki? Tanıdığını söylemedin. Tanıyor musun ki? Gördüğünde tanırdın tanısan. Yani eğer arkadaşınsa falan, yakınsan çıkartırdın.”

Gencer bu lafından sonra beni dikkatli süzmese de Birsel deliyordu. Ben ise bakmıyordum ona. Gencer devam etti. “Ayrıca adam da 2010 mezunu. Biraz zorlasan zihnini çıkartabilir misin?”

       Balkonun dışındaki beton bloklara gözümü kısıp bakarak düşünür gibi yaptım.                      “Çıkartamadım şu an. Ama biraz daha düşünsem belki bulurum.” Kaan Cankanat… Gerizekalı, aptal, pislik… Sen sessizce çürümeye başlamışken toprak altından bile beni rahatsız ediyorsun. “Üzgünüm bulamadım,” dedim başarısızlığa uğramış bir edayla. Gencer, “Neyse boşver ya seni rahatsız etmedi umarım soru. Ya da yanlış anlamadın beni umarım,” telkini ile lafını sonlandırdı. Birsel lafı aldı ondan. “Bu aralar evde, işte arabada bu adamın adını duyuyorum hep Gencer. Bak buradan da bir bilgi çıkmadı boşa da Yiğit’i karıştırdık bu işe. Lütfen sakin ol biraz. Elbet bir yerden çıkar bir şey.” Konuşma sırası artık bende olmalıydı. Değilse bile ben üstüme aldım. “Ya yok benim için problem değil, size bilgi sağlayabilseydim keşke ama gerçekten hatırlamıyorum.” Bal gibi hatırlıyorum, o iğrenç sesini o küçük kara yılan gözlerini, o konuşmalarını, tiksindirici hareketlerini. Hepsine son verdim ve bir pisliği temizledim. Mutluluk şu an benimdir. “Ama hatırlarsam bilin ki haber veririm.”

       İçerden kapı zilinin sesi geldi. Sanırım bu zil gergin ortamı bozup biraz neşelendirmeye çalışacak insanlar tarafından çalınmıştı. Evet. Sinem ve Ender kapıda arkalarında da Galina ile beraber gelmişlerdi. Sinem içeri atlar gibi girdi. Girdiği gibi durdu. “Oha be! Yaşadığın yer düzenli. İnanamıyorum sana,” dedikten sonra boynuma sarıldı. Her sarılmasında yaptığı sağa sola salınmaları ise aynen yerinde duruyordu. Ardından Galina girdi içeriye. Sakince tokalaştıktan sonra kısa bir merhabalaşmadan sonra benimle göz kontağını kopardı. Yabancı yere gelişinin heyecanına bağlı olarak elini hızlı çektiğini düşündüm. Kız bildiğin soğuktu genel olarak. Soğukluk olarak değil de resmiyet olarak görmek daha iyi olurdu. Ben de bunu tercih ettim. Ardından Ender’le de Gencer’le geçirdiğim evreleri geçirdim. Sinem kapıda herkesin girmesini beklerken bana çantasından bir hediye çıkardı. Kırmızı bir kağıt ile paketlenip üstüne mavi kurdele kondurulmuş bu dikdörtgen prizma şeklindeki kutu acaba neydi ki? Çok zaman kaybetmeden teşekkür edip paketi elime alıp açtım. İçi su ve yapay, küçük, beyaz, kara benzeyen şeylerle kaplı, bir bina çehresi içeriyordu. Binanın zemininde St. Petersburg yazıyordu. “Küçük bir ev hediyesi…” derken küçük, ciyaklama vari bir gülücük attı. Tekrar teşekkür edip onlara balkona kadar eşlik ettim. Akay bugün olamayacaktı aramızda çünkü önceden de belirttiğim gibi ailesi tarafından zaptedilmiş durumdaydı. Bu durumda kadro tamamlanınca herkes balkonda toplandı ve derin bir sohbet başladı. Oradan buradan ne varsa gereksiz, hepsi konuşuldu ve bunları her zamanki gibi neşeli hale getirdik. Gencer bir ara “Kağıt var mı la bir batak atak?” girişimini Birsel’in bakışları ile “Vazgeçtim bir bardak daha çay alayım ben.” diyerek geri çekti. Dikkatimi Galina’ya vermiştim ama bakmıyordum ona. Kız gece boyu “Nasılsın?” soruları dışında konuşmadı diyebilirim. Sinem lavaboya kalktığında o da ona takıldı ve yine aramızda bir sohbet geçti. Lakin sohbeti bu kez Birsel başlatmıştı. “Kızın Türkçesi yok mu?” Gencer ise yanıtlamakta gecikmedi. “Var da bayağı kırık çok konuşamadığı için utanmıştır.”

       Tekrar Sinem ve Galina gelene kadar konuşma olmadı. Lakin lavabodan sonra Galina’nın yüzünü hiç bana bakarken göremedim. Herkese baktı ama o bana bakmadı. Ya da bakamadı. İşin ilginç tarafı o gece bana sadece içten gülümsemekle yetindi. O da gecenin sonunda. Kapıdan çıkarken. Sadece gülümsedi. Dudaklarını normalden daha fazla incelterek gülümsedi.

gölge – yayın 5

5

İşbaşı

       Pazar gününü geride bırakmış ve haftabaşı sendromunu yaşamak için yataktan doğrulmuş halde uyandım. Bir karşımdaki dolap aynasına bir de yerdeki halının desenlerine bakarken buldum kendimi. Halının desenleri uykumun az olduğu her gecenin sabahında ilk uyandığım zaman ilgimi çekerdi. Böyle olmuştu çocukluğumdan beri. Dört beş dakika böyle durduktan sonra kafamda bir flaş patladı. Bugün eserimle buluşma günümdü. Bir anda uykum dağıldı. Çıplak ayakla odadaki banyoya girip hızlı bir duş aldım. Hava soğuk olmasına rağmen bedenim, yüzüm, avuç içlerim ateşle harlanıyor gibiydi. Hızlı bir hazırlanma evresinden sonra evimden çıkarken Gencer’i aradım. İki çalmadan sonra telefon açıldı. Bir kadın açtı.

       -Alo, Yiğit, günaydın.

       Çok geçmeden Birsel’in sesini aldım. Afyonum tam patlamamıştı. Bunu belli etmeden aynı sıcaklıkla karşılık vermeyi denedim.

       -Günaydın Birsel. Gencer oralarda mı?

       -Burada burada çıkacak hazırlanıyordu. Hayırdır bir sıkıntı mı var?

       -Yok ya bugün geziye çıkaracaktı beni sizin oralarda da.

      -Allah Allah, nereden çıktı ki şimdi?

      Küçük bir gülme sesi ile konuşmasını sonlandırdı. Söz Gencer’deydi.

      -Ne var lan sabah sabah?

      -Sana da günaydın, ne zaman beni geziye götürüyorsun? Çok heyecanlıyım. Lünepark diyen sümüklü bir çocuk gibi atıyor kalbim.

       -Ya Yiğit sabah sabah yapma bari şunları. Öğleden sonra gidelim. Sabah büroda olacağım ben. Hala organize diye bana kilitliyorlar. Hepiniz bana kilitleyin ağzına sıçayım zaten.

       -Lan git memurlarına artistlen kesin sizin büroda şişko bir memur vardır, sabah ona çat. Saat birde emniyetteyim öğlen. Haberin olsun.

       -İyi gel amına koyum gel. Derdine sıçayım, sen de gel. Emniyet emniyet değil mevlana dergahına döndü zaten.

       -Ben de seni seviyorum. Hadi Birsel ablaya da selam söyle.

      Çat. Surata kapattım telefonu. Bu adamı geçmişten beri bu tip küçük şeylerde sinir etmeyi seviyordum. Çok ciddiye alıyordu bazı şeyleri hala ama bundan en çok Ender faydalanıyordu. Öğleden sonraki eğlenceye mental olarak da eleştirel olarak da hazırdım. Zaman sanki akmıyordu ve akması için heyecanımı azaltmaya karar verdim. Çalıştığım binanın kapısında etrafa göz gezdirirken bir sigara ateşledim.

       Kafada at gözlüğü gibi güneş gözlüklerini takmaktan asla vazgeçmeyen, solgun sarının saçlarında her daim hakim olduğu sözde iş kadınları yine topuklarını beton zemine vurarak benim ses algımı dağıtıyordu. Çoğunu tanımıyordum ama onlar önümden geçerken iç sesimle eleştirip yerden yere vuruyordum. Anlamsız bir zevk alıyordum. Ofise çıkıp bilgisayarda haberlere bakmak istedim. Çok geçmeden önüme bir haber çıktı. Başlıkta öldürülen doktorun bir mafya cinayetine kurban gittiği anlatılıyordu. İçeriğine bakmadım. Bakma ihtiyacı duymadım. Çünkü yazanı da yöneteni de bendim. Sakince öğleni beklemeye başladım.

       Saat 12:45’te emniyet genel merkezindeydim. Gencer kapıdan çıktı. Koşar adımlarla yaklaştı.

       “Hadi gel. Birsel’i aradım söyledim. Bizi bekliyor. Niye diye sorarsa kendin açıklarsın. Sabah birşey sormadı bana ama sana soracaktır.”

       “Sorun değil lan amacım sadece biraz değişik şeyler görüp merakımı gidermek.”

       “Yiğit adamın başına dert olan iki şey vardır. Merak ve ya…”

       “Gencer Komiserim!”

       Sert bir ses adeta Gencer’in ağzından çıkacak şeyi ağzına tıktı. Duyduğum en tok en sert ve en otoriter kadın sesiydi annemden sonra. Gencer de bunu hissetti ki solundan gelen sese hızlı bir refleksle kulak verdi.

       Kadın, tokayla sertçe tutturulmuş at kuyruğunu sallaya sallaya yanımıza geldi. Topukları zemini deliyordu topuklu ayakkabı giymemesine rağmen. İçimden bir ses uzak durmam gerektiğini söyledi. Gencer’in ise böyle bir şansı yoktu.

       “Buyrun komiserim.”

       “Komiserim Cuma gecesi işlenen cinayet hakkında bazı bulgular var. Müsait olduğunuzda mümkünse ofisimde konuşabilir miyiz? Ya da sizin ofisinizde?”

       “Tabi ki olur. İki üç saate ben gelirim sizin şubeye.”

       Gencer adeta itaat etmişti. Ama içindeki posta koyma arzusunu ben bile uzaktan hissedebiliyordum. Kadın fazla uzatmadı konuşmayı. “Bekliyorum.” dedi ve arkasını dönüp gitti. Hem söz hem de fiziksel olarak otoriter duruyordu. Önüne çıkacak her şeyi parçalayacak gibiydi yüzü. Hiç gülmeden bana belli belirsiz bir bakışından sonra uzak durduğum için bir kez daha rahatlamıştım.

       “Vay vay vay emir demiri kesermiş. Postan hayırlı olsun kim bu abla?” Standart klasik Yiğit’in yapay piç konuşması idi bu.

       “Cinayet Büro Amiri kevaşe. Emrinde çalışmak istemezdim. Feminist midir nedir erkek memurlar bundan şikayetçi bile olamayacak kadar korkuyorlar. Merkez görevi bana atadı ama bu da araştırma filan yapıyor. Meraklı Melahat biraz ama çok da etrafına renk vermez.”

       “Şimdi senin böyle konuştuğunu duysa? Kopartır heralde.”

       “Kopartmakla kalmaz ağzıma sokar öyle dolaştırır.”

       Yirmibeş otuz dakika sonra Keçiören’de Adli Tıp Kurumu’nun önündeydik. Gencer bu esnada Birsel’i aradı.

       “Alo canım biz binanın önündeyiz nereden bizi alırsın?”

       Kısa bir sürenin ardından, “tamam park edip geliyoruz insene sen de.” dedi Gencer. Çok sürmeden park edip Birsel’le buluştuk. Önlüğü ile karşıladı bizi. Laf aramaya da koyuldu gecikmeden.

       “Hayırdır Yiğit sen niye böyle şeylere merak saldın canın mı sıkıldı?

       “Valla sıkıldı. Ya merak ediyordum zaten böyle şeyleri. E insanın arkadaşı da polis olunca yengesi de adli tıpçı olunca aklıma geldi fırsat bu fırsat dedim.”

       Birsel samimiyet görünce biraz yumuşar gibi oldu. “Ya normalde emniyet ve tanı teşhis dışında açmamız yasak ama sana bir istisna yapabiliriz madem merak ettin. Yalnız belirteyim içeriye sadece artı onsekizler girebiliyor.”

       Gencer’in niyeyse gereğinden fazla gülmesi Birsel’de olumlu etki bıraksa da bende sadece küçük bir hahaha etkisi bıraktı. Bu esnada koridorları geride bırakıp hızlıca yürüyorduk. Camlı bölmeler bir amerikan dizisinden fırlamış gibi görünüyordu. Asansöre bindik. Birsel bir Gencer’e bir de bana bakıyordu ne olduğunu anlamaya çalışırmış gibi. Tehlike sezmediğini muziplik yapmaya başladığında anladım.

       “Hazır mısın? Bak tekrar uyarıyorum artı onsekiz.”

       “Hazırım hazırım. Hadi bana biraz ceset gösterin.” Belki abartı kaçmış olabileceğini düşündüğüm bu cümle Gencer’in dikkatinden kaçmadı.

       “Hasta bu herif vallahi canı sıkılıyor bak dedim bunu everelim diye dinlemedi kimse beni. Hayır eskisi gibi değilim sakalım da var.”

       Büyük bir heyecanla soğukça bir odanın içine geldik. Birsel eldivenlerimizi verdi. Cerrahmışçasına geçirdi kendininkini. Bu esnada saçlarını toplarken, Gencer’le ben içeriye ilk adımımızı attık. Birden çok soğuk dolap bir arada duruyordu. Hepsi ceset dolu hepsi ayrı bir tiyatro ayrı bir oyun. Ama ben bir akbaba değildim, ben sadece avımı görmeye gelmiştim ve sunumum için eleştiriler almaya.

       Birsel önümüzden yürüdü. Cebinden bir anahtar çıkardı ve kilidin sesi duyuldu. Ciddi anlamda ses çıkartan bir şangırtıyla dolap kapağı önümüze doğru açıldı. Yüzü kapatılmış ceset önümdeydi. Üç gece önce önümde kanlı canlı nefes alan adamın son hali benim yaptığım resitalle sunulmuştu bu ekibe. Birsel örtüyü kaldırmak için hamle yaptığında elini tuttum.

       “Ben açabilir miyim?” Şaşırdı Birsel. “Tabi.” dedi sadece.

       Amacım ne şovdu ne de bir dikkat çekme.. Ben sadece kendi tiyatromun perdelerini kendim açmak istedim. Örtüyü tek elimle yavaşça kaldırdım. Odadaki ürpertici soğuk benim cehennemimin ateşinin harıydı sadece. Öylece yatıyordu orada kıvırcık saçları ve aplak suratıyla cansız beden. Mor ve beyaz karışımı ölü bir surat vardı karşımda. Örtüyü kaldırınca sevimli dostlarımın izleri gün yüzüne çıktı. Temizlenmiş ve görsele uygundular. Kafamı Birsel’e çevirdim cesedin kafasında dolaşırken.

       “Dokunmamda bir sakınca var mı?”

       “Tüm araştırmalar tamamlandı ama yine de cesedin bütünlüğünü bozucu hareket yapma.”

       “Anlaştık. Sadece yüzünü incelemek istiyorum biraz. Adı nedir?”

       “Kaan Cankanat.”

       “Başka bilgisi var mı?”

       Gencer araya girdi. “Neyi merak ediyorsun?”

       “Necidir ne iş yapar bildiğin hikayesi işte ya.”

       “Adam doktor. İşinde de iyi bir doktor. Daha doğrusu bir genel cerrah.”

       Dalga geçme sırası bendeydi diye düşündüm kimse dalga geçmemesine rağmen. “Kendisinin daha iyi cerrah olduğunu düşünen birisi heralde bunu kanıtlamış.” İstemli ve bilinçli sırıttım bu kez. Birsel devam etti.

       “Öyleyse de temiz çalışmış. İki kurşun sadece. Pek cerrahiye denemez buna ama belki de öyle görebiliriz.” Sonrasında ben devam ettim.

       “E ne düşünüyorsunuz. Adam resmen elinize teslim eder gibi cinayet işlemiş. Balistikte filan birşey çıkmadı mı?”

       “Çıktı ama yetersiz. İki kurşun iki tane aynı tip tabancaya ait. Susturucu takmış. Ne ses ne soluk. Yara izlerine bakılırsa vermeye çalıştığı mesaj var. Rastgele sıkılmış mermiler değil.” Sertçe ağzını açtı Birsel bunun üstüne. İşte orada duruyordu ve bu Kaan’ın leşi çürüyene kadar da duracaktı. Ne kadar mükemmel ve kalıcı bir eser bıraktım diye geçirdim içinden. Birsel devam etti. “Cinayetleri sevmem Yiğit hem de hiç sevmem ama her kimse kendini oldukça iyi gizlemiş birisi. Bize pek iş düşmedi. Artık iş emniyetin. Bu yüzden dün gece başladı biraz uykusuzluk.” Döndüm Gencer’e.

       “Üzmesene lan kızı.” Gencer bana çok böyle anlamlı bakmazdı ama bakışlarından susmam gerektiğini anladım. Son bir kez cesedin yüzüne elimi götürdüm. Gözlerini açtım. Göz bebekleri bana bakana kadar zorladım. “Dikkat et” uyarısı gecikmedi. Ama göz göze geldik cesetle. Tüm iğrençliğimi takınarak sırıttım yüzüne. Tüm dişlerimi gösterdim. Bakışları hissediyordum etrafımda. Dikkatli gözler beni tanımlamaya çalışıyordu. Kafamı yukarı kaldırdım. “Bir saniye” diyerek küçük bir zaman iznini de kopardım onlardan. Yukarıdan beni izliyorsa cesedinin altımda kıvrandığını görmeliydi o lanet herif. Bu eski hikayeyi sonsuza dek kapatmanın vakti gelmişti. Gözlerini serbest bıraktım. Kulak arkasını inceliyormuş gibi eğildim yanına. Hareketlerim tamamen normal görünmek zorundaydı etrafımdaki seyircilere.Kulağına eğildim, perde kapanmadan önce son fısıldayışımdı bunlar.

       Kaan Cankanat… Seni gerizekalı… Şimdi söyle hangimiz av hangimiz avcı? Hangimiz ölü ve hangimiz kalıcı…

       Yapay ve ifadesiz yüzle, sıra adli tıbbı terk etmeye gelmişti. İşin en basit kısmı. Çok da sürmedi.