geçen sadece zaman

rüzgar arkanızdan esiyorsa eğer öne doğru gitmek daha kolay gelir. akıntı kuzeyden güneye doğruysa eğer, güneye daha az emek harcayarak yüzebilirsiniz. ve eğer kızılay metrosuna binerseniz muhakkak ki kızılay’a veya yol üstündeki duraklardan birine gidersiniz.

ama rüzgarın arkanızdan esmesi, akıntının size yardımcı olması veya kızılay’a gitmek  her zaman doğru olan seçenek değildir. basit tabirle akıntı sizi sürüklüyordur. metroda gideceğiniz yönü karıştırmış olabilirsiniz. çok geç olmadan inip asıl gitmek istediğiniz yere giden “doğru metroya” binin.

orası veya tam tersi, bu yönlerin hiçbirisi doğru olmayabilir. o halde olduğunuz yerde bekleyebilirsiniz.

hiçbir rüzgarın sizi kımıldatmasına izin vermezsiniz. yoğun çaba harcarsınız. beklersiniz. sadece beklersiniz. bu da bi yoldur.

ve “yolda durmak yolda olmak anlamına gelmez. yolda durmak yolda durmak anlamına gelir.”

doğru durağı bulana kadar bütün duraklara gitmek yerine, durmak ve doğru otobüsü beklemek bazen daha evladır.

eğer bir otobüsü kaçırmışsanız da orada bekleyin, mutlaka tekrar gelecektir.

öneri almak üzerine

bugünlerde iyice içine kapanan birisi olarak (ve dördüncü bardak çayın bana verdiği yetkiye dayanarak) bazı şeyleri söylemeyi kendime hak olarak görüyorum.

pek çokları benim önerilere kapalı bir insan olduğumu söylerdi. tabiri caizse -ki caiz- burnumun dikine giden bir insandım. daha sonraları -son iki, bilemedin üç sene içinde- nispeten değiştim. birkaç konu hariç burnumu olaylar dışında tuttum. gelen öneriyi yeri geldi uyguladım yeri geldi ufak değişikliklerle hayatıma uyarladım falan.

peki, ne işime yaradı?
“hiç.”
çünkü bahsettiğim konular o kadar küçükmüş ki. bunlar hakkında ne yapsam diye düşünmek bile zaman kaybıymış aslında. kendim bir çözüm mü bulsam yoksa insanları mı dinlesem diye düşünmek iki kere zaman kaybıymış. etti mi sana üç? bunların yerine elif şafak (elif şafak mı dedim ben? puuuuhhh!) okusam vaktimi daha iyi değerlendirebilirmişim. yarın gideyim de bi kitabını alayım bari.

büyük konulara gelince, karşı cinsle yaşadığın münasebet konusunda ben öneri almama taraftarıyım. ne hissediyorsan, git o duygunun peşinden. kimseyi takma ama kendini iyi dinle. olursa çocuğun adını aziz koyarsınız (kız olursa aslı). olmazsa gel beraber oturur beraber dinleriz mihriban’ı, unutama beni’yi.

ve şunu da söylemek istiyorum, iki tane afili laf söyleyen erkeklerin kurbanı olan kadınlar, bir türküye konu olamayacak kadınlardır.

tekkanat

“aşka vardıktan sonra kanadı kim arar.”
– yunus emre

hatırlıyorum, kanatlarımı nerede çıkardığımı. bir gönüle girmiştim. sonsuz güzellikte bir gönül. kanatlarımı çıkarıp asmıştım portmantoya. (lanet olası teoman). ayakkabılarımı da çıkarmıştım. amerikalı değiliz ki ayakkabı ile eve girelim.

iyi ki de amerikalı değiliz. zaten aşk yorgunuyum, çıkıp direnemezdim bir de. iyi ki değiliz. mihriban türküsünü bilmezdik yoksa. şirin ile ferhat’ı, leyla ile mecnun’u bilmezdik. kerem olamazdık. iyi ki de değiliz, kanatların ne işe yaradığını bilmezdik yoksa.

bi klişeye düştüm, anneme sordum. “kanatlarım nerede?” normal bir soru gibi karşıladı. gözlerini yere düşürdü, bir süre düşündü. “hadi” dedim. “nerede çıkardıysan oradadır desene” dedim. demedi. “kanatlarını bir kere çıkardıysan, kanatsız uçmayı öğrenmen gerekiyor” dedi.

“ama kanatsız uçulmaz, aşka da varılmaz” dedi.

kafamda sivilce kafamda örümcek

hoparlörden çıkan boğuk bir sesle uyandım. dediklerinden hiçbir şey anlaşılmayan muavin mikrofona kusmaya devam ediyordu. bence doktor yazısıyla muavin anonsu aynı dilde. ikisi de anlayabilene.

kafamda sivilceler var,
ve insanlık suçları işleniyor her köşe başında
burada birazdan edebiyat parçalanacak
ve ölüler çıkacak meydana.

hektor’un dediği, gözlerimdeki ışık, nerede ışık? yoksa yeni bir karanlık mı bu? aziz böyle istedi ve öldü. her koyun kendi bacağından asıldı. aziz iki bacağından. ne diyorduk? yeni başlangıçlar, heh yeni başlangıçlar diyorduk azizim, eskilerinin üstüne yapıldığından beri samimi gelmiyor bana.

niye durgunsun dedi annem “böyle”. yaşlanıyorum galiba dedim. güldü ama düşünceliydi. yirmi üç yaş, az konuşup çok düşünmek için güzel bir fırsat. bunları konuşmayıp düşünüyorum mesela. hepsi iç ses. buralar eskiden hep laftı. gereksizleri budadım elime aldığım baltayla. samimiyete dokunmadım ama. arka taraftaki komşumu görüyorum. ismini vermeyelim saffet diyelim. nasılsın saffet abi diyorum, iyidir paşam sen nasılsın diyor yüzünde gülümseme. ayaküstü edilen muhabbet, yüzümde gülümseme.

hani gülmüyordun, bu adama neden güldün şimdi? çünkü geçen yaz o adamı gördüm, annesini mezara koyarken. tahtaları koymadan önce son kez sarılıp öptü, kalk gidelim anne dedi. ağladı. şimdi o gülerken sen kimsin pezevenk dedim kendi kendime.

kafamda sivilceler var, kimine göre örümcekler. kendimi yine 3 numara giyen forvet oyuncusu gyan asamoah gibi hissediyorum. bir şeyler hep yanlış.

söylemeden geçmeyeyim, şehirler arasında çalışan 2+1 otobüslerin tekli koltuklarına zam gelmiş.

saçmalık

dörder kişilik on yedi grubun katıldığı bir yarışma. altı finalist. profesyonel olmaya çalışan jüri. bir dönemlik emek. son ikiye kalmak. son iki. ikincinin açıklanması bekleniyor. nefesler tutuldu. ancak olmadı. peri masalı gerçek olmadı. ikinci olan grup olarak adımızın okunmasıyla oluşan bir boşluk.

şişemi kaldırdım, “ikinciliğe” dedim. şişelerin birbirine vurunca çıkardığı sesler. bu dönem kaybettiğim ilk şey değildi. daha diğer kayıpların yaraları kapanmamışken zaman alıcı uğraşıların bitmesi, kapanmayan yarayı derinleştiriyor. kendinizi bir şeylerle meşgul edebiliyorsanız aklınıza gelmesi muhtemel kötü şeyleri de def edebilirsiniz.

sınav esnasında mesela. bir an olur, hocayla göz göze gelirsin. konsantre olamazsın. fiziken o sınıfta hatta o sıradasın ama kafan çoktan sınıftan kalkıp gitmenin hayalini kuruyor. kapıyı açacağın, rüzgarın suratına vuracağı o anı bekliyor. ama sen, elinde kalemle, iki büklüm şekilde saçma bir soruya bakıyorsun. işte o anda kalkıp sandalyeyi duvara çarpasım geliyor. benim ne dertlerim var sizin sorduğunuz sorulara bak dercesine. hatırı sayılır miktarda bir güç harcıyorum onu yapmamak için.

tavla oynarken. sıkıldığım zaman ayağa kalkıp masayı eski türk filmlerindeki gibi dağıtasım geliyor. camı çerçeveyi indirme hevesi.

sonra stadyum canlanıyor kafamda. elimde adam şeklinde bir uçurtma. sol göğsü delik, sendeliyor da bu yüzden. uçmaya çalışıyor, renk vermemek için. ama ben anlıyorum. uçmak istememesini de anlıyorum, renk vermemeye çalışmasını da.

deli gibi kendi kendime konuşuyorum. “aziz” diyorum. “neyse ki yastığımız var, ona sarılırız.”

ormanın kötü çocukları

size orman yangınlarına sebebiyet veren sigara içen ağaçlardan bahsetmiş miydim? çoğunuz sigara içen ağaçların olduğunu bilmiyorsunuz. ancak böyle bir şey var. hatta orman yangınlarının %87’si bu sebepten çıkıyor. yetkililer ise bunu saklayarak yangınların çeşitli sebepten çıktığını söylüyorlar.

bütün gün oksijen üretip doğaya hibe etmenin de zorlukları vardır tabi. ayakta çalışmak da cabası.

insanların tersine ağaçlarda on sekiz yaşından sonra sigara içmek yasak. zaten on sekiz yıllık ağaç nasıl gidip sigara alsın. kök salmış toprağa. bu sebepten genç fidanları gönderiyorlar sigara almaya. beklemekten ağaç olmak diye de bir deyim var ya. hah işte o da buradan çıkmış. etrafta görürsünüz birisini bekleyen insanları. genelde erkekleri. yine bir istatistiğe göre kız arkadaşını bekleyen erkekler -eğer sigara kullanıyorlarsa- beklerlerken iki sigara yakıyorlarmış, murphy kanunları hayata geçsin diye. bence bunun anayasa olması lazım da neyse. işte bu deyim de buradan geliyor. beklemekten ağaç oldum.

ayrıca hiçbir ağaç bir başka ağaçtan sigara otlanmaz. birkaç defa otlanırken sigarayı yere düşürmüşler, kimse de eğilip alamamış. sonra sonra kimse otlanmamaya başlamış işte. işin raconu gibi bir şey olmuş. bizdeki son dal alınmazla aynı şey.

ormanların ürkütücü olması da -özellikle geceleri- rahat rahat tüttürebilmeleri için. bütün gün o karbondioksit senin bu su benim derken yoruluyor güzelim ağaçlar. bırak da rahat rahat keyif sigaralarını da içsinler.

eğer puslu ve serin bir ormana giderseniz etrafınıza iyi bakın. çünkü sigara içen ağaçları görmek için uslu bir çocuk olmanıza gerek yok.

başka şehrin kötü çocuklarına selamlar.

kayış koptu

herkesin normal olduğu bi dünyadan bildiriyorum.

“hepsi manyak bunların”

büyük şehirde yaşamanın avantajlarından birisi de kalabalığın ortasında durup bütün hayatı sorgulayabiliyorsun bi anda. yine aynısı oldu bugün, hem de nerede? ağzına kadar dolu dolmuşun ortasında. kafam tavan demirine, sırtım da cama değerken. sol dizim ise son iki aydır olduğu gibi acıyordu ve benim aklıma neden bu dolmuş bu kadar dolu sorusu geldi.

bu insanlar nereye gidiyor? yazsan, her hayat farklı bi hikaye. sorsan, herkes normal. değilsiniz işte. hiçbiriniz normal değilsiniz. ben de değilim, ama siz de değilsiniz.

temiz hava satan kanada da normal değil, onu alanlar da.

bütün gün çalışanlar da normal değil. çalışmak zaten hayattaki en büyük gereksizlik.

şoförler de normal değil, yolcular da. kimse kendine eziyet etmek istemez. ama hepimiz alışmışız bu acıya. artık zevk alıyoruz diyebilirim.

bunların hepsi toplum baskısı olduğu için kabul edilmiş. eğitim de gereksiz bence. bana ne sıcak suyla soğuk su karışınca hangisinin sıcaklığının ne kadar değişeceğinden.

her şey para için tabi. daha iyi bir hayat falan hikaye. çocuklarınızın geleceği falan geçin bunları. hepsi para için. hepsi bu dünyanın bize dayatmaları.

mühendis de olmak istemiyorum, para kazanmak da istemiyorum, çalışmak da istemiyorum. sadece mandıra filozofu gibi deniz kıyısında bi kulübede yaşamak istiyorum.

en büyük manyak da benim. beni siz böyle yaptınız.

düğünden kız kaçırma

1 yeni mesaj. mesajı açtım. dervişten. “cuma akşamı stadyum?” yazmış. dalga geçiyor herhalde. “hangi stadyum?” diye cevap attım. bir iki dakika sonra “neresi olcak, beytepe stadyum” diye mesaj geldi. “şaka mı yapıyorsun” dedim. “hayır, gel. mesele ciddi” dedi. “eyvallah” deyip konuyu kapattım.

efsun. derviş’in 3 ay önce ayrıldığı nişanlısı. efsun evlenmek istedi, derviş de henüz doğru düzgün bir işe sahip olmadığı için kabul etmedi. aslında derviş bir kaç defa iş buldu ama ya şirket battı işsiz kaldı ya da üstlerine dayanamadığı için işten ayrıldı. hayatını yoluna koyamadığı için evlenmeye sıcak bakmayan derviş, efsunla yaşadığı sert bir tartışma sonucunda ayrıldı. ikisi de birbirinden inat olan çiftimiz birbirleriyle asla konuşmadılar tabi. (aslında bundan iyi bir “ortalama türk dizisi” olurmuş.)

cuma işten erken çıktım. uçağa atlayıp ankara’ya gittim, esenboğa’dan çıkınca kapıda müzmin’i gördüm. “cuma ankara’ya geliyorum beni havalimanından alsana” deyince “derviş mi çağırdı seni de” demişti. demek onu da çağırmıştı. kızılay’da yemek yedikten sonra kampüse geçip stadyumda her zaman oturduğumuz yere gittik. hala kimseler gelmiyordu oraya. 5 dakika geçmeden zeki, arkasından da hektor geldi. hepimizi derviş toplamıştı, kendisi ortada yoktu. neyse, birkaç dakika geçmeden elinde iki poşetle geldi. merhabalaştık. bi çevir-aç çıkartıp bana uzattı. “al bu senin.”

geri kalanlara da birer filtresiz verdikten sonra herkesin görebileceği bir yere geçti. büyük bi yudum aldıktan sonra, “beyler, 8 gün sonra efsun evleniyor” dedi. herkes büyük bir yudum aldı. “ve ben hala onu seviyorum.” büyük birer yudum daha.

uzun bir sessizlikten sonra “napalım, kaçıralım mı” dedi zeki. hektor kafayı kaldırdı. “kaçıralım ulan.” “nasıl yapcaz olm manyak mısınız? kız trabzonlu, o düğündekilerin yarısı silahlı olur.” dedi derviş. bi an sonunu düşünmeden bi laf attım ortaya, “var benim bi planım. ancak ölüm riski yüksek, başarı şansı düşük.” dedim. bu soğuk espriden sonra planı anlatmaya başladım.

16 temmuz 2017 pazar. şanslı olup olmadığımızın belli olacağı gün. daha doğrusu şansımızı ölçebileceğimiz gün. her insan şanslıdır, ancak, “bazıları” şanslı olduğundan haberdardır.

operasyonun kontrolü müzmin’de. hepimizde afili birer kulaklık var. plana, efsunla derviş’i tanıştıran, hepimizin yakın arkadaşı şirin’i ve onun bir arkadaşını daha dahil ettik. işte, gelin ve damat salona giriyor, onların arkasında gelinin en yakın arkadaşı şirin ve ben. damada arkadan tekme atmak için en uygun yer sanırım. bizim arkamızda da damadın arkadaşlarından birisi karısıyla geliyor. en arkada ise hektor, o da rol arkadaşıyla beraber içeri giriyor. tam bir avrupai düğün, çiftler olarak sırayla bütün davetlilerin önünden geçip en öne oturuyoruz, kızın erkek kardeşleri beni fark ediyor. hafifçe kafamı eğerek selam veriyorum. gülümsediler. umarım bu gülümseme birazdan işimize yarar. şans.

gelin ve damat ilk danslarını ediyorlar. ferhat göçer cennet çalıyor. iğrenç. müzmin, kulağımıza “nikah memuru paket, defteri de ayarladık, zeki de içeriye girmeye hazır” diyor. aptal bi şekilde ilk danslarını bitiren çifti alkışlıyoruz. eline mikrofonu alıp kendini sunucu ilan eden adam, şimdi de nikaha geçiyoruz diyor ve az önce bizim girdiğimiz yoldan zeki giriyor. sarı işlemeleri olan kırmızı cübbesi, siyah çerçeveli gözlükleri, yana yatırılmış sarı uzun saçları ve donuk suratı ile tam bir inek öğrenci ifadesi ile hem de. gülmemeye çalışıyoruz. şirin’in şaşkınlıktan gözleri açılıyor, plana dahil ancak hiçbir şeyden haberi yok. garibim şirin.

nikah faslına giriyor zeki. klasik girişi yaptıktan sonra “bilmemneoğlubilmemne bilmemnekızıefsun’u karılığa kabul ediyor musunuz?” edecek tabi. kalın bir sesle, sakince ama sesini yükseltmeye çalışarak “evet” diyor. diyecek. aynı soru farklı özne ve nesne kullanılarak efsun’a soruluyor, aynı cevabı aldıktan sonra, zeki şahitlere geçiyor, şirin şahit. bana sorgulayan gözlerle bakıyor. kafamla onaylıyorum şirini. hepsi imzalıyor. zeki operasyonu başlatan cümleyi söylüyor “gelini öpebilirsin!.”

damat gelini öpmeye davrandığı anda “dur ya dur bi saniye aceleniz mi var?” diye bir ses geliyor. derviş kapıda, herkes şaşkın. damat bir daha davranıyor, bu sefer kız izin vermiyor. derviş sinirli bir şekilde “dur lafının neresini anlamadın” diye söyleniyor. tüm kalabalık kapıya doğru bakıyor. bizimki bir eli cepte artist bir şekilde ilerlemeye başlıyor, az önce arabada “olum çok korkuyorum” derken sesi titreyen adamın şu anda simasında tek bir kıl kıpırdamıyordu. derviş nikah masasına kadar ilerliyor. şirin şaşkın, gelin hanımın gözlerinden ateş fışkırıyor.

gelin hanım, nikah memuru zeki’nin yanından beri masanın önüne, derviş’in karşısına geçiyor. durduğu gibi de derviş’e okkalı bir tokat. kalabalıkta mırıldanmalar başladı, damat ve bir kaç herif ayaklandılar. “senelerimi mahvettiğin gibi düğünümü de mahvedeceksin öyle mi? sen kendini ne sanıyorsun? utanmaz…” derken efsun ikinci tokat için elini kaldırdı ama derviş elini yakaladı, hızlıca kızın diğer elini de tutup, gelinin karşısında diz çöktü. “bana istediğin sıfatı yakıştırabilirsin, çoğunda da haklı olacaksın. sadece söyleyeceklerimi dinle, ondan sonra bunun için uzunca vaktin olacak.” kızın gözlerinden hala alevler fışkırıyordu. derviş tekrar başladı : “gözlerimin içine bakınca ne görüyorsun bilmiyorum. ben aynada kendi gözlerimin içine bakınca utanç görüyorum, korku ve nefret… hepsi gitmene izin verdiğim için, kolundan tutup ‘benimle kal, sana ihtiyacım var’ diyemediğim için… diyemedim. kimseye dememiştim daha önce, bana uzak bir kavramdı. o kadar yanılmışım ki, aslında o kadar zayıfmışım ki… beni ben yapan şey aslında ben değilmişim, senmişsin. görememişim… ismin kalbime, gözlerin gözlerime kazınmış durumda. gitmene nasıl izin verebildim bilmiyorum? ben senin için nefes alıyorum, senin için yaşıyorum. seni çok seviyorum. buradan dışarı çıkıp hayatımın geri kalanında bir daha asla senin yanında hissettiklerimi hissedememekten korkuyorum.” derviş’in gözleri doldu, efsanevi derecede nadir yaşanan bir olay. kızın ellerini daha da sıkıca tuttu. “sana yaşattığım her kötü şey ve mahvettiğim bu özel gün için özür dilerim ama aylar önceki hatayı bir daha yapmayacağım. benimle gel, yeniden gözlerimizin içi gülsün. hatta evlen benimle!” son cümleyi bir anda gaza gelip söylediğinden olsa gerek, sesi biraz yüksek çıkmıştı derviş’in. koca adam hala kendi kendine gaza gelebiliyor. kızın gözlerinin içi güldü, sessizce “evet” dedi, biz de hazırlanmaya başladık. derviş pis pis gülümseyerek “buradan tek parça çıkabilirsem tabii” dedi.

ve beklenen oldu, bu kadarını kaldıramayan damat, derviş’in üzerine yürüdü. derviş gelişine kafa atarak adamı yere 1.80 uzattı ve zaten elinde olan efsun’un elini daha da sıkı tutup dışarı doğru koşmaya başladı. müzmin, efsun’un gelinlikle binmesine yardımcı olmak için ona önce kapıyı açtı, kız içeri girdikten sonra da eteğini toplamasına yardım etti. derviş de müzmin’in eline bir ellilik tutuşturdu. müzmin elindeki parayı belinin hizasında tutup iki tarafından çekiştirerek “bu ne lan şimdi” dedi. “alışkanlık işte.” beyefendiliğin ilk kuralıdır, kibarlığı karşılıksız bırakmamak gerekir.

şimdi sahne bizim. damadın yakınları derviş’in peşine düşeceklerdi ki hektor birini yakaladığı gibi masaların üstüne attı, diğerlerinin de önüne geçip engellemeye çalıştık. iki kişiyiz. müzmin yine kulağımıza konuşuyordu, “dervişler hareket ettiler, ben zeki’yi alacam siz de çıkın oradan.” daha fazla karşı koyacak gücümüz kalmamıştı ki, içlerinden birisi; “nikah memuru kaçıyor” diye bağırınca bütün dikkatlerini ona verdiler. onun peşine düştükleri sırada, hektor “hadi çıkıyoruz şirin” dedi. hektor bir arabada, ben ve şirin diğer arabada gelin ve damadı takibe başladık.

5 dakika sonra tam planladığımız konvoy oluşmuştu. en önde bizim damadın arabası, hemen sağ şeridinde biri sahte biri gerçek iki nikah memurunu barındıran müzmin’in kullandığı araç. 10-15 metre arkalarında solda ben, sağda hektor, en arkada ise silahlı olan damadın akrabaları vardı.

zaten felç olan istanbul trafiği bizim de katkılarımızla iyice batmıştı.

müzmin bu sırada kulaklarımıza tekrar konuştu, “nikah başlıyor.” bu sefer gerçek nikah memuru, hareket halindeki aracın camından kafasını çıkarıp kapıya oturdu, zeki’nin uzattığı megafonu aldı. “damat bey adınız soyadınız?”

“geç o faslı şimdi” diye uyardı zeki.

“tamam, tamam. efsun hanım ve derviş bey evlenmek maksadıyla belediyemize yazılı başvurularını iletmişler ve evlenmelerinden herhangi bi engel görülmemiştir. siz babasının kızı efsun ejder, babasının oğlu derviş çokbilmiş’i kocalığa kabul ediyor musunuz?”

gelinin söylediğini kimse duymuyordu. nikah memuru “ne diyorsunuz duyamıyorum hanımefendi” dedi. en son nikah memuru dayanamayıp “evet diyorsanız bir, hayır diyorsanız iki kere elinizle kapıya vurun” dedi. kafası çalışan adamları severim. gelin de camını açtı, elini dışarı çıkarıp bir kere vurdu. bu sefer alkış yoktu, korna vardı. datdatdaaaaaaaaat!

nikah memuru ne yapıyorum ben dercesine trafiğe baktı. “siz babasının oğlu derviş çokbilmiş, babasının kızı efsun ejder’i karılığa kabul ediyor musunuz? evet ise 1 hayır ise 2 kere kornaya basın.” cevap kısa ve netti. dat! bunun üzerine herkes tekrar kornalara yüklendi. trafikteki diğer insanlar da bu garip ânı akıllı (!) telefonlarıyla ölümsüzleştiriyorlardı. aslında bir yandan da işimize yarıyorlardı, damadın akrabalarını arkada tutmakta zorlanıyorduk, ufak temaslar olmuyor değildi. bu ilginç nikahı izlemek isteyenler sayesinde trafik kalabalıklaşıyordu ve biz de biraz rahat ediyorduk.

“sizler de şahitlik ediyor musunuz bu nikaha” diye megafonla bağırdı, ama şahitler zaten zeki ve müzmindi. sonra kafayı içeri soktu. 10 saniye sonra geri çıktı. “ben de belediyenin bana vermiş olduğu yetkiye dayanarak, sizlerin ve bu yüce trafiğin şahitliğinde sizi karı-koca ilan ediyorum. yanaştır oğlum arabayı biraz onlara, camdan evlilik cüzdanlarını verelim”

tam bu sırada ex-damadın akrabaları daha fazla dayanamayıp silahlarına davrandılar ve bizimkilerin üstüne bahar yağmuru gibi mermi yağmaya başladı. hektor’un arabası, peşimizdeki kovboyların dikkatini dağıtmak için rodeo yapan bir boğa gibi sağa sola savruluyordu. arkadaki araçlardan birine takla attırdı. hala arkamızda hakkımızdan gelmeye yetecek kadar insan ve araç vardı. müzmin, dervişe siz gidin biz oyalarız diyordu kulağımızdaki küçük ama etkili aletle. silahı sokak ortasında kullanacaklarını akıl etmemiştik, planımız bitmişti. biz de bitmek üzereydik.

hektor eliyle bana ileri çıkmamı söyledi. laf dinlememek için oldukça uygunsuz bir ortam. bir gözüm yolda bir gözüm dikizde hektor’un yapacaklarını izlemek istiyorum.

aracını iki şeridin ortasına alıp bir anda frenliyor. zekice. arkasındaki iki araç da hektora çarpıp savruluyor. mantıken. onlara çarpmak istemeyenler de yan şeritlere doğru kaçmaya çalışırken hafif kazalara sebebiyet veriyorlar. hafif kaza. zincirleme kaza silsilesi başlıyor. biz kaçtık.

ve asıl düğün başlıyor. 100 kadar kişiyle güzel bir kır düğünü, gelin ve damat ilk danslarını ediyorlar. sıra gelin buketi kapma mücadelesine geliyor. bu zorlu yarışa girecekler yerlerini aldıktan sonra, efsun arkasını dönüp buketi havaya doğru fırlatıyor. 3 tam 1 yarım salto atan buketi, rakiplerinin üstüne çıkan şirin yakalıyor.

son 12 düğünde olduğu gibi.

şizofrenin notları

bir dizi yazsam ben bile izlemem.

belki de işin raconu budur. yazdığın diziyi izlemek zaten çok egoistçe olurdu. düşünsene reklam giriyor, reklamdan sonra ne olacağını biliyorsun. en can alıcı yerde bölüm bitiyor, bırak bi sonraki bölümü sezon sonunda ne olacağını biliyorsun. cık, olmaz o iş.

bu aralar ucundan biraz bildiğim bi şehirde, yapmak zorunda olduğum bir şey için kalmak zorunda kaldığım bir yerdeyim. çok az insan var, tanımıyorum kimseyi. tanımak istiyor muyum onu da bilmiyorum. ama bi arkadaşım var. kedi. henüz adını koymadım, erkek mi kız mı daha onu bile bilmiyorum. sanırım bir tek de ondan nefret etmiyorum şu dünyada. zaten bi hayvandan neden nefret ederler onu da anlamış değilim.

hani istemediğiniz bir şeyi yapmak zor gelir ya. bana bugünlerde kolay gelmeye başladı o durum. çünkü sayelerinde gün içinde kafamı dağıtma fırsatı buluyorum. derler ya geceler kasvetlidir diye, ben her sabah erken kalkmak için erken yatıyorum, kasvetine de gecesine de denk gelmiyorum.

kafam olmuş zaten çaydurt. bi de bana istemediğim bi hayatı yaşatıyorsunuz. hepinizin canı cehenneme.

bir yalancının itirafları

bir şeyi olduğundan farklı anlatmak, insanları yanıltmak yani yalan söylemek.

itiraf ediyorum bi yalancı olarak bunların hepsini yapıyorum. itirafıma nasıl güveneceksiniz tabi. orası size kalmış.

erken yaşlarda başladım yalan söylemeye. milleti kandırır bundan zevk duyardım. kendimi anlatırken de çoğu zaman yalan söyledim. hem de ona buna değil en yakınımdakilere. ayaklarım yere basmaya başladı. neleri yapıp neleri yapamayacağımı kestirebiliyordum az çok. sonra devam ettim işte yalan söylemeye. işin dozunu artırdım. öyle ki dışarıda tanıttığım vecihiyle içerideki vecihi arasındaki fark iyice açıldı. istanbul’un iki yakası gibi oldum. ama ikisinin arasında hiçbir bağ yoktu. ne boğaz köprüsü ne de fsm. marmaray’ı geçtim köprü yapmak için üzerimdeki ağaçları bile kesmiyorlardı.

sonra ne mi oldu? en yakınlarıyla olan ilişkilerini bile yalanlar üzerine kuran adam, yalan söylemeden, sevdiği kadınla ilişkisini yürütmeye çalıştı. becerebiliyor mu? yuvarlanıp gidiyorum işte! 5 yaşındaki çocuk gibiyim. yalan söyleyemeden yaşamayı unutmuşum. en basit hamlede karşı cevap veremeyip mat oluyorum.

ben bu değildim. sanırım, uzun bir süre önce de kendimi tamamen kaybettim.

yalan mı daha gerçek yoksa gerçek mi daha yalan artık bunun bile farkına varamıyorum. hektor’a selam olsun. iyi geceler.