çay, güven ve gürültü.

kafamda çok fazla senaryo var. hepsi bölük pörçük. hepsi birer tiyatro oyununun basit birer sahnesi aslında. ama hiçbir hikayenin bütünü işe yaramaz.

 

hep belli kesitleri hatırlıyorum.

-çayın taze mi abi?
+taze taze, daha açmadım vereyim mi iki tane?
-ver abi.

sonrası yok. bi bardak çaya bile dalıp gidiyorum çünkü. ince belli bardakları sevemedim bu yüzden. ağız tadıyla dalıp gidemiyoruz. hemen bitiveriyorlar. bütün mesajlara cevap verilip bütün hikayeler izlendikten sonra muhabbete başlıyoruz. bu bile bir bardak çaya dalmaktan daha uzun sürüyor.

bazen de kendimi kahvaltı masasında buluyorum. evde kimse yokken baş köşeye kurulurum affetmem. yalnız, tek başına kahvaltı yapmanın hiçbir tadı olmuyor. sırf bu yüzden bazı sabahlar kahvaltımı çay simit olarak kahvede yapıyorum. birtakım güven problemlerim var. kapının kilidi eskisi gibi güven vermiyor.

etraftaki alakasız gürültüler, televizyondan gelen yapay gürültüden daha çok güven veriyor.

güven demişken, bu saatten sonra italyanlara asla güvenmem. büyük ihanet adlı programa göre italyanın üçte biri, diğer üçte biriyle kalan üçte birini aldatmış sanırım. hesap doğru bakmayın öyle.

“şimdi asker” diyorum. “kim” diyor. “şey işte” diyorum. boş gözlerle bakıyor. “şey vardı ya. hani ismi olmayan”. “haaa” diyor anlamışçasına. “26 senedir nasıl isimsiz yaşamış” diyor. dudak büküyorum öylece. sahi diyorum içimden, hiç mi ihtiyaç duymamış acaba. sonra dönüyorum “kim lan bu…” diyorum gülerek. sırıtıyor.

“çayın var mı?” diyorum.
“yeni demledim dur getireyim” diyor.

bir porselen bardakla bırakıyor çayı önüme. “benim az işim var, geliyorum” diyor.

oh be diyorum, rahatça dalabilirim.

ilişkiler üzerine

konumuz düğünler değil. hayır, her yaz bütün hafta sonlarını işgal eden hepsi neredeyse birbirinin aynısı olan, yarısı takı töreninden oluşan, sonrasındaysa öncesi-sonrası her anın fotoğraflarını paylaşan çiftlerin ev sahipliği yaptığı düğünler değil.

şu sıralar gece yarısından sonra tlc’de yayınlanan ihanet ile ilgili italyan programı da değil konumuz. erkek kadın ayrımı yapmaksızın herkes aldatırmış. ve emin olun en mantıklı sebepler bile büyük birer yapan olabilirmiş. ayrıca hiçbir ihanet de kusursuz değilmiş. yani sevil atasoy sunsaydı böyle derdi herhalde. ama konumuz bu mu?

sanal yaşanan ilişkilere hiç girmeyeceğim zaten. bunun hiçbir zaman konumuz olacağını sanmıyorum. en fazla feridun düzağaç’ın emekli kerem şarkısında geçen
ben emekli kerem’im
aslım dijital olmuş.
şarkı sözleri belki konumuz olabilir. ama o da bugün değil.

ilişkilerin her aşamasının herkesin gözü önünde olması da konumuz değil.

evlilik programları (kapatıldı gerçi), islami evlilik siteleri, görücü usulleri hepsine artık tamam. aşık olmayı o kadar güzel gösterdiler ki artık herkes kendini birilerine aşık sanıyor. ve inanmazsınız 2-3 ay sonra bir başkasına da aşık olabiliyor. hafif tabirle mide bulandırıcı. o yüzden konumuz bu da değil.

konumuz arif olmak. basit. sevdiğiniz kadının arifi olmak. ondan ilham alıp kendinizi yine ona göstermek. fakat biliyorsunuz,
bazı şeyler…
nasıl denir?..

derin bi’ tutku.


bu arada tlc’deki programın adı büyük ihanet.

günlük tadında vol.2

Size de olur mu hiç? Ben bazen bedenimden ayrılıyorum sanki. Uzaktan bakıyorum kendime. Tahminimce sağ üst köşemden. Her bakışımda ne kadar değiştiğimi görüyorum. Zaman geçtikçe bambaşka bir insana dönüşüyorum ve dönüştüğüm şeyden hiç ama hiç memnun değilim. Duvarlar var sanki etrafımda. Uzaklaşıyorum herkesten. Birileriyle konuşmayalı sanki yüzyıllar olmuş gibi. Konuşmadan duramayan ben, sessizleşiyorum giderek. Karşımdakileri dinlememeye başladım. Önemsemiyorum. Önemsemedikçe daha da yabancılaşıyorum. Yabancılaştıkça da yalnızlaşıyorum. Ve ben yalnız kalmaktan nefret ederim.

Bigadiç’ten Balıkesire taşındığımızda 5 yaşındaydım ve beni ana okuluna gönderdiler. Bigadiç’te arkadaşları rahmetli Fadime Nine ve Birgül Teyze olan ben yaşıtlarımla ilk kez orada iletişim kurdum. Ama yine de en iyi arkadaş tercihimi üst komşumuz Münevver Teyze’den yana kullandım. Sonrası okulda koca bir tenefüs ve tek başına tavaf edilen bir bahçe: yalnızlığın 5 yaş yorumu. Şimdiyse sanki Ankara okul bahçesi olmuş da ben upuzun bir tenefüsteyim.

https://www.youtube.com/watch?v=zuBXXnAtrfM

Masa

Bu gece, deniz için özel bir seremoni hazırlamıştı Denizanası. En sevdiği şarkılar teker teker boğulurken mercandan evinde, kravatını takmış aynadan solgun yüzünü izliyordu. Kendisinden geriye, içinde yazıların karmaşıklaştığı bir şişe ve anlatılacak bir hikaye masasının üstünde.

En büyük engellerimin, yeşilden bordoya akan rengiyle, balık pullarında koşmak olduğu günlerden bu yosunlu cümlelerim.

Çatıdaki utangaç kedinin, yorgun balıkçılardan kaçırdıklarını şimdi martılar taşıyordu turuncu gagalarında. Kanatlarından kopup düşen özgürlükleri örtmüştü denizi ürkek kar taneleri gibi. Üşümüştü denizanası, deniz kızının gölgesinde yakamozu izlerken.

En çok denizde hayal kurmayı sevmişti denizanası. Tuz kokan sıcaklığı onu bilinmezin girdaplarında sürüklerken, gözlerine dolan serin dalgalar gerçekliği vurmuştu kayalarına. Yürümek istemişti gemilerin yelkenlerinde o kedi gibi… Süzülmek istemişti yıldızların halesinde usulca hınzır martılar gibi… Denizanası her hayal kurduğunda deniz kızının pulları parlamış, sakin denize yansıyan yıldızları göstermişti titreyen dualarıyla. Martıların da ötesinde özgürlüğüyle çoktan her bir yıldızın üzerinde uçmamış mıydı sanki Denizanası? Gitmek isteyen patiler, sudan izler bırakırken keyfince, çoktan basmamış mıydı geçen her geminin yelkenine? Ne vardı bu hayallerde gerçeğin güzelliğinden öte? Halbuki gerçekliğin altında ezilen deniz kızı asıl koşan değil miydi hayallerin susuzluğuna? Yavaş yavaş takip ederken suskun soluğunu denizanasının, anlamıştı deniz kızı yalanını dudaklarının.

Denizanası usulca savaş ilanını dalgalandırdı denizin durgunluğuna, dönerken deniz kızının yıldız yansılarının soluklaştığı saçlarının etrafında. Artık balıkçıların düğümlerini çözme vaktiydi, yankılanan kalplerinde ikilinin. Teker teker salınan saç telleri köpürüyordu deniz kızının, anlatılmak istenilen düşünceleriyle gecenin. İlk notadan son dansa kadar kamaşıyordu gözler anılarıyla ikilinin. En büyük gerçekleri sahnelenirken gölgelerin.

Dostluklarına vurulan kelepçeleri paslanmıştı tuzlu kelimeleriyle levreklerin. Deniz anasının şarkı söyleyen benliği, yunusların yüzgecinde yitirmişti tüm zamanı karışırken sonsuzluğuna evrenin… Düşünceleri, dağılırken rüzgarlarında yelkenlilerin, ağaçlarına takılmıştı yerkürenin. Masallar anlatırken gri gözlerine deniz kızının, tükenmişti hayalleri parıltılarında halelerin.

Her yerde ama aynı zamanda hiçbir yerde olamayan denizanası son kez düşünmüştü parlamaya başlayan şehrin ışıkları yakarken renksizliğini gözlerinin. Duygusuz akan gözyaşları, batan güneşin cazibesinde çıkarken merdivenlerinden bulutların, yeniden yaşamak istemişti deniz anası bu gecenin sabahı. Tek ve tüm olarak benliğiyle.

Tuz kokan şeffaflığımla insanoğluna koştuğum o yıldızlı yollardan, yeşilden bordoya akan pullarına sırtımı döndüğüm tek geceden bu biten soluksuz veda cümlelerim.

benlik

“iki şey hayatımızdan kesin bir şekilde uzaklaştırılmalı : gelecekte yaşanacak acılardan korkmak ve geçmişte yaşanan acıları tekrar tekrar hatırlamak. çünkü geçmişteki artık, gelecekteki henüz bizi ilgilendirmiyor.”

sözlerimin kendim dışında kimse tarafından kaale alınmadığını biliyorum, bu bir problem değil; fakat sevdiğim herkese bunu söylemek istiyorum. artık korkmayın, kendinize karşı dürüst olun, ‘kendiniz olun’, yaşadıklarınız ve hissettiklerinizin normal olduğunu kabul edin.

belki başkaları yerine kendimizi tatmin etmeye çalışsak her şey çok daha güzel olacak.

 

 

geçen sadece zaman

rüzgar arkanızdan esiyorsa eğer öne doğru gitmek daha kolay gelir. akıntı kuzeyden güneye doğruysa eğer, güneye daha az emek harcayarak yüzebilirsiniz. ve eğer kızılay metrosuna binerseniz muhakkak ki kızılay’a veya yol üstündeki duraklardan birine gidersiniz.

ama rüzgarın arkanızdan esmesi, akıntının size yardımcı olması veya kızılay’a gitmek  her zaman doğru olan seçenek değildir. basit tabirle akıntı sizi sürüklüyordur. metroda gideceğiniz yönü karıştırmış olabilirsiniz. çok geç olmadan inip asıl gitmek istediğiniz yere giden “doğru metroya” binin.

orası veya tam tersi, bu yönlerin hiçbirisi doğru olmayabilir. o halde olduğunuz yerde bekleyebilirsiniz.

hiçbir rüzgarın sizi kımıldatmasına izin vermezsiniz. yoğun çaba harcarsınız. beklersiniz. sadece beklersiniz. bu da bi yoldur.

ve “yolda durmak yolda olmak anlamına gelmez. yolda durmak yolda durmak anlamına gelir.”

doğru durağı bulana kadar bütün duraklara gitmek yerine, durmak ve doğru otobüsü beklemek bazen daha evladır.

eğer bir otobüsü kaçırmışsanız da orada bekleyin, mutlaka tekrar gelecektir.

Ölülerin Arkasından Kalanlar

Söylemek istediğim, söylemek zorunda kaldığım, söylememem gereken, söylediklerim. Dilimin dönmeyeceği cümleler kurmak istiyorum bu satırlara. Artık söylemem gereken şeyler. İçimde patlamasın diye, azda olsa rahatlasın diye birikenler. Benim için anlamlı, sizler için anlamsız olabilir sayın dinleyenler. Oscar Wilde’nin hatırına “Kulak verin sözlerime iyice”.

Her geçen gün yıkılırken şehirlerim bende öldürüyordum sevdiklerimi. Ne dalkavukça sözlerle ne de kılıç darbeleriyle. Aslında çok da bir şey yapmadım kendi kendilerine öldüler. Sessiz kaldım, çok sıkıldım. Sessizlik adamı öldürür derler ya beni değil de sevdiklerimi öldürdü teker teker. Sessizliğin en kötü yanı kanatmadan öldürmesi. Kan dökülürse lekesi kalır, lekenin anısı vardır. Bende kalansa ne bir hatır, ne de üç beş satır. Bomboş anılar, sinemanın başlamasına beş dakika kala gibi, bembeyaz koca bir perde. Umutsuzluğum kaldı geriye herkese karşı.

İnsan, diğerlerine olan umudunu yitirebilir de ama kendine olan umudunu yitirmemesi lazım. Bunu öğrendim son zamanlarda… Kendimdeki umudu başkalarına sattığım zamanlarda… Benden geriye ne kaldı bomboş iki tane el kaldı. Boş yollarda adımlarım, boş odalarda fısıltılarım birde attıkça yankılanan bomboş bir kalp kaldı. Sevdiklerim ölürken de göz yaşı dökmek bana kaldı…

Kala kala yastığımda iki tane göz kaldı. Sonra kurudu gitti onlarda kalmadı. Yine iki tane el bana bakar kaldı. Azı gitti çoğu kaldı. Azıda birden gitti. Bindi trene gitti. Arkasına bakmadan gitti. Hayatımı sikti. Sonra iki dudağımın arasında ağza alınmayacak küfürler kaldı tüküre tüküre söylediğim.

konusuz

yokluğun, hiçliğin, acının, zararın ve kötü duyguların ilham verdiği insanlarız. temamız yok, konumuz belirsiz.

“nasıl olsa geçer gider, unuturuz, en kötü ne olabilir ki?” diye yola çıkan insanlarız. tutkumuz yok, umursamazlığımız eşsiz.

tanrı kompleksi olan küçük insanlarız. kendimize pay çıkardığımız şeyler sonsuz lakin içimizden gelen, kalbimizden kopan hiçbir şey yok. kafamızda oluşturduğumuz ‘tatlı’ hayaller bile hissiz.

çıktığımız yolun sonu pek tabi yok. düşüncelerimiz dallanıp budaklanıyor ama asla ve asla tek bir noktada birleşmiyor. dalıyoruz ama çıkamıyoruz, yürüyoruz ama duramıyoruz. yol bitmeyince yolcu yorulurmuş, biz bıkmışız. alnımız açık, başımız dik fakat ruhumuz mahzun. gerekeni yapamıyoruz, korkağız. “elimizden bir şey gelmez” yalanına sığınıyoruz. görmüyoruz çünkü gözlerimiz kapalı, duymuyoruz çünkü kulaklarımız kendimize fısıldadığımız saçmalıklarla tıkalı.

çok karanlık bir resim. mutluluk yok, ressamı biziz.

öneri almak üzerine

bugünlerde iyice içine kapanan birisi olarak (ve dördüncü bardak çayın bana verdiği yetkiye dayanarak) bazı şeyleri söylemeyi kendime hak olarak görüyorum.

pek çokları benim önerilere kapalı bir insan olduğumu söylerdi. tabiri caizse -ki caiz- burnumun dikine giden bir insandım. daha sonraları -son iki, bilemedin üç sene içinde- nispeten değiştim. birkaç konu hariç burnumu olaylar dışında tuttum. gelen öneriyi yeri geldi uyguladım yeri geldi ufak değişikliklerle hayatıma uyarladım falan.

peki, ne işime yaradı?
“hiç.”
çünkü bahsettiğim konular o kadar küçükmüş ki. bunlar hakkında ne yapsam diye düşünmek bile zaman kaybıymış aslında. kendim bir çözüm mü bulsam yoksa insanları mı dinlesem diye düşünmek iki kere zaman kaybıymış. etti mi sana üç? bunların yerine elif şafak (elif şafak mı dedim ben? puuuuhhh!) okusam vaktimi daha iyi değerlendirebilirmişim. yarın gideyim de bi kitabını alayım bari.

büyük konulara gelince, karşı cinsle yaşadığın münasebet konusunda ben öneri almama taraftarıyım. ne hissediyorsan, git o duygunun peşinden. kimseyi takma ama kendini iyi dinle. olursa çocuğun adını aziz koyarsınız (kız olursa aslı). olmazsa gel beraber oturur beraber dinleriz mihriban’ı, unutama beni’yi.

ve şunu da söylemek istiyorum, iki tane afili laf söyleyen erkeklerin kurbanı olan kadınlar, bir türküye konu olamayacak kadınlardır.

tekkanat

“aşka vardıktan sonra kanadı kim arar.”
– yunus emre

hatırlıyorum, kanatlarımı nerede çıkardığımı. bir gönüle girmiştim. sonsuz güzellikte bir gönül. kanatlarımı çıkarıp asmıştım portmantoya. (lanet olası teoman). ayakkabılarımı da çıkarmıştım. amerikalı değiliz ki ayakkabı ile eve girelim.

iyi ki de amerikalı değiliz. zaten aşk yorgunuyum, çıkıp direnemezdim bir de. iyi ki değiliz. mihriban türküsünü bilmezdik yoksa. şirin ile ferhat’ı, leyla ile mecnun’u bilmezdik. kerem olamazdık. iyi ki de değiliz, kanatların ne işe yaradığını bilmezdik yoksa.

bi klişeye düştüm, anneme sordum. “kanatlarım nerede?” normal bir soru gibi karşıladı. gözlerini yere düşürdü, bir süre düşündü. “hadi” dedim. “nerede çıkardıysan oradadır desene” dedim. demedi. “kanatlarını bir kere çıkardıysan, kanatsız uçmayı öğrenmen gerekiyor” dedi.

“ama kanatsız uçulmaz, aşka da varılmaz” dedi.